![]() |
Cuma, Temmuz 03, 2020
Kırmızı Kaplumbağa (The Red Turtle)
Çarşamba, Aralık 12, 2012
mutluluk üzerine 2 absürd film
Biri Çin, diğer Romanya'dan oldukça gırgır, absürd iki film;
The Happiest Girl In The World
Happy Times
Hepimiz gibi mutlu olmaya çalışan bu karakterleri ve içinde bulundukları ince ironiyi çok seveceksiniz… Alternatif sinema severlere duyurulur. ;)
Pazartesi, Mart 12, 2012
istanbul film festivali başlıyor…
!F e üşendim, bari buna -en azından 1-2 filme- gidebilmeyi umuyorum…
biraz inceledim, ilgimi çeken filmler var… Mesela The Best Exotic Marigold Hotel. Emekliliklerini Hindistan’da geçirmeye karar veren bir grup İngilizin macerası… Ben de zaten bu aralar emeklilik olayına kafayı yoruyorum… Neden emekli değilim?
Emekli olsaydım eğer, çeşit çeşit peynirle ve bahçemden yolacağım maydanoz, çıtır biberlerle kendime güzel bir kahvaltı sofrası kuruyor olurdum... ve ayaklarımda terlikler olurdu, hava güzel, ben güzel, sen güzel olurdun. bunun yerine karla karışık yağmur yağıyor ve ben metrobüsün camından dışarı bakıyorum. ayağımda terlik olmadığı da kesin. ve bir an için maydanoz yerine saçlarımı yolasım geliyor (puhaha).
neyse özetle festivale dönecek olursak;
marigold oteli’nin çok ilgimi çektiğini sanmam 5 dk.ımı alıyor. muhtemelen ona değil, bana göre efsane Persepolis’in yaratıcısı Marjane’in son filmi Azrail’i Beklerken’e gideceğim… bir de belki dogtooth’un yönetmeninin son filmi Alpler’e hehhe:)
Cumartesi, Temmuz 09, 2011
kaybedenler klubu
sonunda kaybedenler klubunu izledim… düzene samimiyetle muhalif birilerini gormek iyi geldi. şiir yazasım geldi. ve van gezimin fotoğraflarını elden geçirip burda bir seçki yayınlayabilirim gibi geldi. bir de buruk bir özlem duydum. eski bana, gençliğime sanırım.
Cumartesi, Haziran 11, 2011
Mike Leigh’in son filmi
İngiliz yönetmen Mike Leigh’in son filmi Another Year, az da olsa bazı sinemalarda oynuyor… Önceki filmleri “Happy Go Lucky” ve özellikle “Vera Drake” den sonra yönetmenin bendeki sicili oldukça parlak. Filmin senaryosunu da kendisi yazmış; hatta bu dalda oscar’a aday olmuştu... Oscar’ı kazanamasa da Cannes’dan ve birçok diğer festivalden eli boş dönmedi.
Ayrıca filmde, Bridget Jones’daki baba rolüyle beni bitiren Jim Broadbant oynuyor. Henüz izlemedim ama sanki kalbe dokunan bir aile draması çıkacakmış gibi hissediyorum.. haydin hayırlısı.
Pazartesi, Aralık 20, 2010
Cuma, Ağustos 13, 2010
i love the way you are breaking my heart
Bugün Bernard and Doris’i izledim. Tütün milyarderi Doris ve onun tüm mirasını bıraktığı hizmetçisi Bernard’ın gerçek hikayesi… Günün kalan kısmında da aşağıdaki şarkıyı keşfetmenin keyfini sürdüm ;)
I love the way you're breaking my heart
It's terribly, terribly, terribly, terribly thrilling
I love the way you're breaking my heart
Although you're gonna ruin it
It's heaven while you're doin' it
I love the way I feel when we kiss
You're terribly, terribly, terribly irresistible
Sigh to me, and lie to me, you really know how
It's gonna hurt tomorrow, but it feels so good now
So darling, just keep playing your part
Take your time and really finish the things that you start
'Cause I love the way you're breaking my heart!
dinlemek için tıklayın…
Salı, Ağustos 10, 2010
karşımdaki festival
Moviemax Festival kanalında izlediğim iki filmi paylaşasım geldi;
The Visitor
Hep “…mış gibi” yapmış ve neredeyse tüm hayatını heba etmiş, yalnız, dul bir profesör, bir konferans için New York’a gidiyor ve hayata bambaşka bir pencere açıyor. Film 9/11 olayından sonra Amerika’nın azınlıklara gösterdiği o sert ve neredeyse çirkin yüzünü de yorumsuz aktarıyor. Oscar adaylığı da bulunan 13 ödüllü, sıcak ve samimi bir film.
Control
Film baştan sonra Budapeşte metrosunda, sembolik karakterleriyle, oldukça karanlık ve fantastik bir dünyada geçiyor… 17 ödüllü bu yapım, Macaristan sinemasından enteresan bir örnek.
Pazartesi, Temmuz 19, 2010
oyun
Toros’larda bir köyde yaşayan bir grup kadın tiyatro yapar ve gazeteye haber olur. Olayı gazeteden öğrenen Pelin Esmer, bu kadınlarla tanışmak ve belgesellerini çekmek için oraya gitmeye karar verir. Kadınlarsa, ikinci kez tiyatro yapacak ama bu sefer kendi hayat hikayelerinden derleyecekleri özgün bir oyunu oynayacaklardır… İşte Oyun, 5.5 hafta süren bu sürece tanıklık ediyor. Biraz kurmaca, daha çok belgesel, ama harika ve eğlenceli bir film!
Pelin Esmer, bu film için 3 kişilik ekibiyle 5.5 haftada toplam 94 saat film çekmiş. Ardından 94 saati, 74 dakikaya indirebilmek için 2 yıl boyunca farklı montajlar denemiş… Bu hummalı çalışmaya da değmiş doğrusu, film birçok festivalden ödülle dönmüş.
Belgeseli izlediğim dönemlerde ben de tiyatro provalarına gitmekte olduğumdan inanılmaz komik paralellikler bulup eğlendim…
Özetle; filmi izlerken bir yandan Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşiyor, bir yandan bu kadınların zorluklarla başetme yollarına, yaşam sevinçlerine, tiyatronun evrensel gücüne ve onların bu süreçteki değişimlerine tanık oluyorsunuz. Belgesel seviyorsanız bu eğlenceli yapımı kaçırmayın!
(ayrıca DVD’si çıktı, orjinalini almakta fayda var derim…)
Fragman için tıklayın
Filmden kareler:
Çarşamba, Nisan 21, 2010
5film / 5çağrışım / 5şarkı
Sukkar banat / aşkın yarattığı hayalkırıklığı, kalp ağrısı / mreyte ya mreyte
Exit through the gift shop / hayatını sokak sanatçısı olmaya, düşünmeye, üretmeye adamış özel ruhlar / tonight the streets are ours
No one knows about persian cats / yeraltından yükselen ve engellenemeyen rock / persian
A single man / onsuz hayatın anlamını yitirmesi, derinden gelen ölme isteği / george’s waltz
Mine Vaganti / kalpten kurulan derin bağlar; insanı insan yapan ve yaşamı güzel kılan… / 50 mila
Salı, Nisan 20, 2010
Gürültü Ustaları
U2’dan The Edge, Led Zeppelin'den Jimmy Page ve The White Stripes'dan Jack White’ın bunca yakınına girmek, onların ağzından kendi hikayelerini dinlemek, yaratıcı süreçlerini, sancılarını, mabedlerini, gitar çalışlarını, müzik arşivlerini, uçak cockpiti gibi amfilerini, etkilendikleri akımları, müzikleri dinlemek muhteşem bir deneyimdi. Plak arşivlerinin de ayrıca hastası oldum…
Çarşamba, Nisan 14, 2010
A Single Man
A Single Man, bir İngiliz Profesörünün 1962 Amerikasında, sevgilisi Jim’in ölümünden sonra intihar etmeye karar verdiği ve hazırlıklarını yaptığı o bir günü anlatıyor.
Filmi izlerken daha ilk sahnede güne başlamanın sancısını midenizde hissediyorsunuz; duş almak, giyeceğiniz kıyafeti seçmek, giyinmek ve gerçekte hiçbir sebep bulamazken güne başlamak…
Colin Firth’un neden en iyi erkek oyuncu dalında Oscar’a aday olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Hatta Venedik film festivalinde en iyi erkek oyuncu seçilmiş; hakkıdır vallahi bravo diyorum!
Ölüm ile yaşam arasında kalan bu bir günü, yönetmen koltuğunda ilk kez gördüğümüz, Gucci markasının yaratıcısı Tom Ford oldukça etkileyici aktarmış. Gerçektende film, yakın çekimleri, harika fotoğraf kareleri, deli, isterik kadın figürü Charley (Julianne Moore oynuyor), şiirsel flachback’leri ve genel olarak ortaya koyduğu samimiyeti ile kalbe dokunuyor.
Filmden çıktığımda birçok şey düşünmekle birlikte bir söz takıldı aklıma. George, bir sahnede mutluluğu şöyle tarif ediyordu; “hayatımda en çok, biriyle ruhen buluşup a’nı paylaştığım zaman mutlu oldum…” ya da bunun gibi birşeydi söylediği. Ruhen buluşabildiğin (ingilizcesi daha güzel bence: connected) biriyle a’nı paylaşmak… Peki benim mutluluk tarifim neydiki..?
Cumartesi, Nisan 10, 2010
Exit Through The Gift Shop
Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından, son zamanlarda izlediğim en güzel film!
29.Uluslararası İstanbul Film Festivali - NTV Belgesel Kuşağında yer alan bu yapım için “Dünyanın ilk sokak sanatı felaket filmi” deniyor. Aslında Banksy hakkında olması planlanan bu film, çekimler esnasında tamamen raydan çıkıyor ve (hakikaten tırnak içerisinde) “belgesel yapımcısı”, Fransız Terry Guetta’yı merkez alıyor. Prömiyerini Ocak’ta, Sundance Film Festivalinde yapmış bu yapım, çağdaş sanata ve özellikle sokak sanatına ciddi bir pencere açıyor.
Açıkcası filmin konusunu ilk okuduğumda grafiti, resim vb. ilgi alanlarımın da etkisiyle zaten çok merak etmiştim ama bu kadar komik, ironik, tuhaf ve eğlenceli bir belgesel izleyeceğimi tahmin dahi edemezdim!
Banksy’i biraz tanıtmakta fayda var. Gerilla artist olarak da anılan Banksy, oldukça ünlü bir sokak sanatçısı. Eserleri, dünyanın çeşitli metropollerinin duvarlarını süslüyor ve görenlerde soğuk duş etkisi yapıyor. Özellikle savaş karşıtı, çevreci, tüketim çılgınlığını eleştiren çarpıcı eserleri var. Yüzünü kimse görebilmiş değil. Belgeselde de zaten yalnızca ellerinin görüntülenmesine izin veriyor.
İşte bu muhalif ruhun bazı işleri;
Son resim bomba! Müzeye gizlice giren Banksy, mevcut eserlerin arasına kendisininkini yerleştiriyor ve ortaya işte bu manzara çıkıyor…
Film, yalnızca Banksy’i değil birçok sokak sanatçısını da tanıtıyor. Örneğin invader, bana ilham veren diğer sanatçı. Adam kafayı 70’lerin bilgisayar oyunu “space invader” ile bozmuş ve oradaki karakteri, mozaikten, rengarenk yaparak şehrin çeşitli yerlerine yapıştırıyor. Tutkusu karşısında etkilenmemek elde değil. Çalışmalarını sonrasında istila haritasından da takip edebiliyorsunuz. Invader, projeye ilk olarak 1998’de Paris’ten başlamış. Şu anda birçok büyük metropolde (New York, Paris, Amsterdam, Barcelona, Tokyo vs vs..) bu mozaiklere rastlamak mümkün.
Film, grafiti, sokak sanatı, pop art, muhalif olmak, bir işe tutkuyla bağlanmak vb. birçok ağır düşünceyi inceden zihninize şırınga etse de dediğim gibi eğlendirmeyi de kesinlikle ihmal etmiyor. Ayrıca sonlara doğru bu cidden bir şaka (!) olmalı diyorsunuz. Nazik ruhlar için detay vermiyor, bu filmi özetle izlemenizi tavsiye ediyorum…
Müzik: Richard Hawley / Tonight the streets are ours
Pazar, Mart 28, 2010
İKİ TUTAM SAÇ DERSİM'İN KAYIP KIZLARI
Çatlayacağım şimdi! Çalışan bir insan buna nasıl gidecek peki sorarım size ey festival amiri, komiseri, koordinatörü ve daha neysi ama şeysiii!? Tek seçenek Cuma 16:00? Olur iş değil, hem de pera müzesinde ya off… Çocuk gibi kendimi yere atasım geldi. Ama ben ne yaptım, atmadım kendimi yere, onun yerine geldim buraya takır tukur yazıyorum! hırsımı klavyeden alıyorum…hırs hırs hırs!
“Ne diyor bu yaf!” diyenler buna tıklayın, bir de buna; bu filmden bahsediyorum…
Cumartesi, Mart 27, 2010
no one knows about persian cats!
Negar ve Ashkan, müzik yapmayı kafaya koymuş 2 genç. Onların tek isteği, iyi birer basçı, davulcu vs. bulup grubu tamamlamak ve Londra’daki o festivalde müzik yapabilmek. Ama batı müziği yasak; İran rejimince yasaklanmış durumda ve şartlar ağır… Müzisyenler gizlice müzik yapıyor, dinleyiciler ancak özel arşivi olan kişilerden müzik temin edebiliyor…
Sarhoş Atlar Zamanı filmiyle tanınan Bahman Ghobadi’nin yönetmenliğini yaptığı, 2009 yapımı bu film, müziğin yer altındaki yaşamına tanıklık ediyor.
Film boyunca hem Negar ve Ashkan’ın koşuşturmalarını izliyor, hem de rap müzikten rock’a, Tahran’da yapılan müzik türlerine tanık oluyoruz. Sanki(?) gereksiz birkaç sahne vardıysa da “lafı bile olmaz hocam!” diyor, müziğin evrensel diliyle bizleri çarpan bu film karşısında etkilenmeden edemiyoruz.
Özetle film, yeraltındaki müzikleri su yüzüne çıkartmakla kalmıyor, aynı zamanda Tahran’ın en ucube, bizimse en sağır sokaklarımızdan geçerek gönlümüze ulaşıyor ve kendini duyurmayı başarıyor…
Umarım yukarıdaki trailer’ı açabilirsiniz.
No one knows about the note here :
Bu arada filmi IF festivalinde izledim. Ve Bahman da oradaydı! Filmin sonunda çıkıp hem bizim sorularımızı yanıtladı, hem de kendi hikayesini anlattı.Üzerinde çalışmakta olduğu filmi (ki bu o film değil) İran yönetimi tarafından yasaklanınca, meğer Bahman bunalıma girmiş. Birebir değilsede yaklaşık olarak şunları söyledi;
“Filmim yasaklanınca ağır bir bunalıma girdim. Hiçbirşey yapamıyor, hatta günlerce evden çıkmıyordum. Arkadaşlarım, dostlarım çok çabaladılar ama kendimde artık sinema yapacak gücü bulamıyordum… Geriye bir tek müzik kaldı. Herşeye rağmen müzik dinlemeden geçen tek bir günüm dahi olmadı. Evde kendi kendime gitar çalmaya başladım. Derken yeraltındaki bu dünyayı keşfettim. Hayata yeraltında keşfettiğim bu dünyadan tutunmaya başladım… Ve filmin fikri böylece doğmuş oldu...”
Bir süre Türkiye’de kalacağını söyleyen Bahman, yeni projesinin Türkiye’de yaşayan Kürtler üzerine olacağını söyledi! Ve gider ayak ağzımıza bir parmak balı da çalmış oldu..
Bu arada Bahman ve oyuncular, bu film yüzünden artık ülkelerine geri dönemiyorlar…:(
Pazartesi, Mart 01, 2010
sukkar banat
Yüreğindeki aşkın kor gibi büyümesi, onun tek bir sözünün yetmesi… hayal kırıklıkları, dikiş makinasının sesi, pişirilen çamsakızının o ürkütücü kokusu ve şeker olduğunu bilmenin garip duygusu, mahallenin sıcak, sana özgü belki ter kokusu… Her yaştan kadının, yaşı, dini, milleti olmayan duygularından oluşan, naif ve kadınlara dair bir film… “Benim Beyrutuma…” diyen o güzel gözlü yönetmene selam olsun…
Bir kez olsun benim de maria olmaya hakkım var!
mreyte ya mreyte…
Pazar, Kasım 22, 2009
İki Dil Bir Bavul
Uçsuz bucaksız bir arazide çitlerle çevrilmiş bir okul, kapısı kapanmayan bir sınıf, eğitim verme çabasıyla ironik bir kahramana dönüşen yeni mezun bir öğretmen, hem öğretmenin hem çocukların sınıftayken ve yinede kendi ülkelerinde birer yabancıya dönüşmeleri, herşeye rağmen “el-ele” verip öğrenmeye çalışan mahçup yavrular, yokluk ve çoraklık ile bezenmiş bir coğrafya, kocaman bir gökyüzü, iki dil bir bavul…
Filmde, Denizli’li Emre nin üniversiteden mezun olup bir Kürt köyüne atanması sonucunda yörenin çocuklarına öğretmenlik yapma macerasına tanık oluyoruz. Belgesel tarzında bir uslüp benimseyen film, Emre’nin köyde geçen 1 yılını anlatıyor; politika yapmadan, ıvır zıvırla doldurmadan… Emre de çok samimi, filmdeki diğer herşey gibi neyse o işte… İzlerken hiç sıkılmıyorsunuz, film adeta akıp gidiyor. Böylesine sade bir dille ve sadece olup biteni anlatarak bunca önemli mesaj içermesi bence filmin çok büyük başarısı.
İzlerken yörenin koşulları, yokluk ve yoksulluk hali içinizi dağlıyor… Durumu inkar edemiyor, kaçamıyorsunuz. Diğer yandan çocukların o mahçup halleri yüzünüze buruk bir gülümseme zımbalıyor. Filmin final sahnesinde bu buruk gülümseme doruğa çıkıyor ve öylece işte salonu terk ediyorsunuz…
Filmden çıktığımdaki hislerim; Zülküf’ü alıp gıdıklayasım vardı örneğin… “Nasıl hayır lan?” diye esprik yapıp durdum… Bu arada film, Altın Portakal En iyi İlk Film Ödülü, 16. Altın Koza film festivali Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü vb. ödüller almış.
Konusu beni zaten cezbetmişti… Aldığı ödülleri duyunca merakım arttı… ama esas fragmanını izleyince “tamam!” dedim ve gittim… İyiki gitmişim! Ankara Üniversitesinde tanışmış bu iki yönetmen Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan dillere destan bir iş çıkartmış…
Buyrun fragmanı (aşağıdaki video çalışmaz ise imdb’den de fragmanını izleyebilirsiniz…) :
Filmden kareler:
Not: Yıldırım Türker’in Radikal’deki yazısını da mutlaka okuyun, harika yazmış…
en çok okunan top10 şaheser
-
Bajar benim için “ ilk dinleyişte aşk ” oldu… Internette dinleyip resmen aşık olunca, koşarak albümü satın almaya gittim. Albümü açıpt...
-
Bu filmi ilk olarak geçen sene Radikal'den öğrendim. "Filmden aşk, aşktan film" yazıyordu haberde. Gerçektende öyle... Gitmek ...
-
panda dondurmaları, 80’lerde perakende pazarına yeni yeni yayılırken, babam eve bir panda buzdolabı getirdi! bildiğiniz içi full; yarı çiko...
-
Dünyanın tüm vaktine sahip olmak ve düşünmek insanı cidden delirtebilir. Bu yüzden bence ortak akıl zihnin uyuşmasını ister… Zihni uyuşturan...
-
Bu sabah uyandığımda hiç kullanmadığım bazı kelimeler için üzüldüm; fıkırdamak, kıkırdamak, menevişlemek… gibi. Bu duygu, esas Yaşar Kemal o...
-
Uzun bir aradan sonra Bulutsuzluk Özlemi, studyo albümü ile nihayet onurlandırdı bizleri! Albümün adı; ZAMSKA. Albüme ismini veren bu şarkı,...
-
mary and max den depreştim yine… stop animation delilikse, evet, ben de istiyorum! :( hey millet, stop animation yapalım mıı? var mısınız...
-
Küçükken defalarca okumuşumdur… Yıllar da geçse, hiçbir yere benzemeyen bu fantastik dünyalar beni cezbetmeye devam etti. Ondan olsa gerek S...
-
bu haftasonu genellikle resim yaptım. uzuuuun zamandır resim yapasım vardı, o yüzden kendimi bir parça paraladım sanırım… cumartesi, akşa...
-
Geçtiğimiz cumartesi Radikal’de yayınlanan Kaan Sezyum’un yazısını bugün okuyabildim… Onun kaybettiği sıcaklık, beni kendi muhasebemi yapma...

