tablete alışamadıkça kendimi renkli kaleme veriyorum
bir çeşit isyan diyelim...
tablete alışamadıkça kendimi renkli kaleme veriyorum
bir çeşit isyan diyelim...
Karakalem çizip, bilgisayara aktardım. Üzerinden tablet pen’le geçtim ve photoshop’ta renklendirdim… photoshop’ta soft oil pastel ve diğer pastel brush’ları kullandım… öyle çok brush var ki kafayı yedim… eğlendim :)
2 seri kitap ayracı planlıyorum:
1) Cute Bookmarks
2) Scary Bookmarks
bu aşağıdaki cute olan… scary olanlarda işte benim kargadır, zombidir felam olacak ve onlar hep siyah beyaz olacak… ama işte bunu çizdim ve tüm enerjim çekildi, kal geldi :( halbuki devam etmem lazım… pıffff…….!
Standart Edition: 69,99 USD
Deluxe Edition: 299,99 USD
Şarkıların ne acayip bir gücü var. İnsanı, dinler dinlemez içine çekiyor ve o anın taşıdığı ağırlığın altında ezebiliyor.
Birkaç yıl boyunca hemen hemen her sabah, Duman’ın Seni Kendime Sakladım albumuyle işe gittim… Hiç bıkmadan bu albumu dinledim. Ve hiç bıkmadan işe gittim. Her sabah… Yanıbaşımdan şarkısının yeriyse ayrıydı. Bu şarkıya, sabahın anlamsız sessizliğini yara yara eşlik ederdim.
Sabahları işe giden bir ben vardı işte… varınca çaresiz arabadan inen, işe yürüyen, görenlere günaydın diyen ve gülümseyen, samimiyetsiz, sağır, dilsiz, korkak bir ben…
Her sabah bir ben,
içimde bir ben daha…
Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından, son zamanlarda izlediğim en güzel film!
29.Uluslararası İstanbul Film Festivali - NTV Belgesel Kuşağında yer alan bu yapım için “Dünyanın ilk sokak sanatı felaket filmi” deniyor. Aslında Banksy hakkında olması planlanan bu film, çekimler esnasında tamamen raydan çıkıyor ve (hakikaten tırnak içerisinde) “belgesel yapımcısı”, Fransız Terry Guetta’yı merkez alıyor. Prömiyerini Ocak’ta, Sundance Film Festivalinde yapmış bu yapım, çağdaş sanata ve özellikle sokak sanatına ciddi bir pencere açıyor.
Açıkcası filmin konusunu ilk okuduğumda grafiti, resim vb. ilgi alanlarımın da etkisiyle zaten çok merak etmiştim ama bu kadar komik, ironik, tuhaf ve eğlenceli bir belgesel izleyeceğimi tahmin dahi edemezdim!
Banksy’i biraz tanıtmakta fayda var. Gerilla artist olarak da anılan Banksy, oldukça ünlü bir sokak sanatçısı. Eserleri, dünyanın çeşitli metropollerinin duvarlarını süslüyor ve görenlerde soğuk duş etkisi yapıyor. Özellikle savaş karşıtı, çevreci, tüketim çılgınlığını eleştiren çarpıcı eserleri var. Yüzünü kimse görebilmiş değil. Belgeselde de zaten yalnızca ellerinin görüntülenmesine izin veriyor.
İşte bu muhalif ruhun bazı işleri;
Son resim bomba! Müzeye gizlice giren Banksy, mevcut eserlerin arasına kendisininkini yerleştiriyor ve ortaya işte bu manzara çıkıyor…
Film, yalnızca Banksy’i değil birçok sokak sanatçısını da tanıtıyor. Örneğin invader, bana ilham veren diğer sanatçı. Adam kafayı 70’lerin bilgisayar oyunu “space invader” ile bozmuş ve oradaki karakteri, mozaikten, rengarenk yaparak şehrin çeşitli yerlerine yapıştırıyor. Tutkusu karşısında etkilenmemek elde değil. Çalışmalarını sonrasında istila haritasından da takip edebiliyorsunuz. Invader, projeye ilk olarak 1998’de Paris’ten başlamış. Şu anda birçok büyük metropolde (New York, Paris, Amsterdam, Barcelona, Tokyo vs vs..) bu mozaiklere rastlamak mümkün.
Film, grafiti, sokak sanatı, pop art, muhalif olmak, bir işe tutkuyla bağlanmak vb. birçok ağır düşünceyi inceden zihninize şırınga etse de dediğim gibi eğlendirmeyi de kesinlikle ihmal etmiyor. Ayrıca sonlara doğru bu cidden bir şaka (!) olmalı diyorsunuz. Nazik ruhlar için detay vermiyor, bu filmi özetle izlemenizi tavsiye ediyorum…
Müzik: Richard Hawley / Tonight the streets are ours
Bugün öğleden sonra tepemde dikilip saçlarımı sıcacık yüne çeviren bir yaz mı?
Yoksa gölge olduğu anda ve sert bir rüzgarla kurumuş birer dala çeviren bir kış mı?
Söyle bahar sen hangisisin?
Jolly Rotten, deviantart’da takip ettiğim bir çizer… Yarattığı karakterlere ve tarzına bayılıyorum!
Özellikle şu aşağıdaki yılbaşı kartları beni benden alıyor...
Bu absürd esprileri, samimiyetsiz çam ağacındaki süslere tercih ederim…
Sakar, göbekli, sevimli bir karakter; adı domdom. Bu suluboya eskiz hali… En matrak, çılgın macerasında bile papyonunu çıkartmaz (bakınca şimdi papyonu kırmızı üzerine beyaz puantiyeli de olabilirmiş). Belki şapkası da olur… Şortuyla tshirt’ünün arasından biraz da göbeği mi gözükse ne? :)
Ara ara 3-7 yaş için bir çocuk kitabı yazdığımı, illüstrasyonlarını da kendim çizdiğimi felan hayal ederim; sanırım bu domdom yardımıma geldi. Gerçek olamayacak kadar absürd kereta! :)
Berlin’e gidince görmek istediğim bir yer de burası işte…
Evet, kendisi bir duvar ve BLU’nun işlerinden yalnızca biri.
Ve her zamanki gibi çarpıcı bir imge…
Düzenin kölesi haline gelen kafasız bir insan… Öldüğünün dahi farkına varamayan bu köle, halen kravatını düzeltmekle meşgul… Sahip olduğu iki saat aynı zamanda alışveriş çılgınlığını da simgeliyor. Ve pahalı, altın sarısı bu renk ne yazık ki artık hayatının tek rengi… Özetle; düzenin ve kendi yarattığı anlamsız zaman dilimlerinin kölesi olmuş bu ruh, Berlin’in bohem bir duvarında kanımca böyle can çekişmekte ve dile gelmekte….
Not :
Duvarın yapım detayları da aşağıda; umarım youtube açabiliyorsunuzdur…
Bu arada BLU’yu birkaç yıldır takip ediyorum ve bildiğiniz hastasıyım. En son Şubat 2010’da halen Buenos Aires’te bir duvarla uğraşıyorlardı… 2004-2007 arasındaki işlerini belgeleyen bir kitap da çıkartmışlar; bence super olmuş. 24 EUR satış fiyatı. Türkiye’de bir yerlerde(!) satılsa bari… Neyse aşağıdaki resme bir tıklayın ve web sitelerini ziyaret edin. Polonya, İtalya, İspanya ve daha birçok yerdeki şu duvarları bir inceleyin! Ben ilk gördüğümde delirmiştim….
Evlerimizde gizli gizli yaşayan ve her türlü aksiliğe neden olan ev canavarlarına hangimiz maruz kalmadık ki! Çocukluğumuz bunlarla uğraşmakla geçti… Hoş büyüyünce de bazı şeyler hiç değişmedi! :)
Stanislav Marijanovic’in hayal gücünden süzülen bu eğlenceli seri, iki ciltten oluşuyor. Büyük-küçük herkesin seveceği cinsten…
Ne tip canavarlar mı? Örneğin; bolca aksırıp tıksırıyorsan, yakınlarda mutlaka bir SÜMKÜRÜFÜS canavarı vardır!
Elini, parmağını hep bir yerlere sıkıştırıyorsan bunun sebebi hiç kuşkusuz ezilen ve incinen parmak canavarı PARMAKKAPAN’dır. Bütün hırçınlıklarımızın sorumlusu HIRÇINELLA ve geceleri karanlıktan korkmamıza neden olan ise karanlık canavarı ZİFİRAY LOŞ’tur.
Sabahları genellikle ne giysem acaba canavarı GÜNAYDIN PANİĞİ bizleri ziyarete gelir… ve biz masumca dolaba bakarken o da sinsice yanımızda dikiliverir! Hain AKİDE KIZLAR ise zaten peşimizden hiç ayrılmaz; yapışık ikizimiz gibi nereye gitsek bizi takip eder ve çikolata, limonlu cheesecake, meyveli jöle gibi daha ne alaka bir sürü tatlıyı aklımıza sokmayı başarır! GECİKTİMSAH canavarı ise yine favori diğer canavardır; onunla çok takılmak hemen her yere gecikmemize ve acayip saçma gecikme bahaneleri uydurmamıza neden olur…
Daha nice canavar, evlerimizde kuytu birer köşede dikilmekte ve ne kadar büyürsek büyüyelim sinsice bizleri etkilemektedir…
Kitaptaki canavarlardan birkaçı;
Son resimdeki Haşerto canavarının yazısını da paylaşarak artık bu yazıyı sonlandıralım;
HAŞERTO
Haşerat canavarı
HAŞERTO’nun müthiş bir hayal gücü vardır. En ufak böceği dev bir yırtıcı hayvan gibi, en minik sineği merhametsiz bir savaşçı gibi ve en zararsız yusufçuğu gerçek bir canavar gibi gösterebilir.
Ama ağır ağır ilerleyen böceklerle vızıldayan sineklerin son derdi sizi yakalamaktır. Tek istedikleri, rahat bırakılmak ve kendi işlerine bakmaktır. Bu yüzden çığlık atmaya, havada zıplamaya ve sinekliğe uzanmaya gerek yoktur. HAŞERTO yeni bir oyunun peşindedir, o kadar.
EV CANAVARLARI - AİLE REHBERİ 1 VE 2
Stanislav Marijanovic, Çeviren: Bahar Siber, İletişim Yayınları, 2008,
Her biri 23 sayfa ve 13 YTL
Not:
Çenem düştü evet…
Dün gece televizyonum bozulunca(!) elimde dvd’lerle (Zeki Demirkubuz - C Blok, Up, 9, Caramel) ağlamaklı bir şekilde kalakaldım! Çalışsa muhtemelen Up’ı izleyecek, gecede bir ara disko kralına takılacaktım. “Neyse iyibeee!” diyerek üniversitedeki televizyonsuz yurt günlerime döndüm ve bu kitaba gömüldüm… Zaten kitabı da dün almıştım ve incelerken ağzımın salyası sayfalarına akmasın diye özel çaba içerisindeydim. Bugünde, pazar pazar hiçbir yetkili servisin çalışmadığına emin olduktan sonra yahu gün bu gündür diyerek suluboyalarımı felan çıkardım. Vee başladım garip hayvanatlar felan çizmeye… İşte benim ıvır zıvır eskizler ve suluboyalarım…! (iyi ki bozuldu bu televizyon!!)
-Nesloş’un oğlu Doruk’a-
Nesloş ve Doruk gelmişti! Sevinçle kapıyı açtım ve içeri buyur ettim.
Beni hatırlıyordu ama yine de mahsundu. Fazla yüzüme bakmasa da, dudağının kenarına tutsak ettiği gülümsemesini görebiliyordum. Bir önceki buluşmamızda oynadığımız çöpçülük oyununu hatırlayıp gülüştük. Gülüştük ama halen mahsundu. Bakışlarını aşağı indirmeden hemen önce, sanki odaya karışan gülücüklerini, minik elleriyle bir bir topladı ve ağzına yerleştirdi. Aynı minik bir kuşu yuvasına yerleştirir gibi… Ancak biraz daha zaman geçince alıştı bana. Derken başladık kudurmaya! Evdeki tüm yastıklardan kocaman bir kale bile yaptık. Öyle çok güldük ki tutsak tüm gülücüklerimizi dışarı salmıştık! Şimdi bile o anı hatırladığımda, eskilere dair, hafif, toz pembe bir mutluluğa kesiyorum…
mary and max den depreştim yine… stop animation delilikse, evet, ben de istiyorum! :(
hey millet, stop animation yapalım mıı? var mısınız ha? haaee?
işte aklımdaki karakterler; iki adam, bir çalı, ölmüş yaşlı bir kadın ve bir de karga! tutar bu çok tutar…
yalnız aşka nasıl bağlarız işte orası muamma…
olmadı bir de genç kız çizerim yahuu, şöyle en gotiğinden :) gıh kıh…
adamlar ve karga geçen sene çizdiğim eskizlerden. çalı ve yaşlı kadın ise bu seneye ait… tabiki bu sene dediğim 2009, geçen sene dediğim 2008… eheh 2010’u kim takar :)