gündemden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündemden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mart 12, 2012

istanbul film festivali başlıyor…

!F e üşendim, bari buna -en azından 1-2 filme- gidebilmeyi umuyorum…

image

biraz inceledim, ilgimi çeken filmler var… Mesela The Best Exotic Marigold Hotel. Emekliliklerini Hindistan’da geçirmeye karar veren bir grup İngilizin macerası… Ben de zaten bu aralar emeklilik olayına kafayı yoruyorum… Neden emekli değilim?

Emekli olsaydım eğer, çeşit çeşit peynirle ve bahçemden yolacağım maydanoz, çıtır biberlerle kendime güzel bir kahvaltı sofrası kuruyor olurdum... ve ayaklarımda terlikler olurdu, hava güzel, ben güzel, sen güzel olurdun. bunun yerine karla karışık yağmur yağıyor ve ben metrobüsün camından dışarı bakıyorum. ayağımda terlik olmadığı da kesin. ve bir an için maydanoz yerine saçlarımı yolasım geliyor (puhaha).

neyse özetle festivale dönecek olursak; 
marigold oteli’nin çok ilgimi çektiğini sanmam 5 dk.ımı alıyor. muhtemelen ona değil, bana göre efsane Persepolis’in yaratıcısı Marjane’in son filmi Azrail’i Beklerken’e gideceğim… bir de belki dogtooth’un yönetmeninin son filmi Alpler’e hehhe:)

Cuma, Şubat 04, 2011

IF

kendime rakip yaratmak istemem ama paylaşmadan da olmaz… neyse efendim yarın biletleri satışa çıkıyor… incelemek gerek. buyrun IF

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

memleket yeniden karışıyor mu?

Bugunku Radikal’i okuyunca kafatasım uğuldadı…
bir yandan muse dinliyordum… ve aşağıdaki resimler sanki uno’nun video klibiydi :(

image

Salı, Haziran 08, 2010

Botero İstanbul’da!

Botero ne lan? demeyin!
yoooo dediniz duydum.
Kendisi ressam…
Üstüne üstlük yaşarken efsane olmuş bir ressam… Güney Amerikalı, aslen Kolombiyalı bir figüratif. Abartılı üslubu ve şişman figürleri, insanın bünyesinde bir nevi gıdıklanma etkisi yapıyor :) hatta naif ironisi rahatlatıyor bile denebilir. 4 Mayıs – 18 Temmuz 2010 tarihleri arasında Pera Müzesinde sergisi var. Kaçırmayın…

Buyrun çalışmalarından örnekler;

image image

image image

image image

image image

 

Çeşiti bilgiler sinsilesi;

Sergi 64 yapıttan ve 6 bölümden oluşuyor…

Botero, özellikle Ebu Garip işkencelerinin fotoğraflarından yola çıkarak yaptığı betimlemeleriyle dünyanın en tartışılan ressamlarından biri oldu. Buyrun bu koleksiyonundan bir örnek; hatta kendisi de resminin önünde poz vermiş:

botero-resim-ebu-garip 

  
Botero, aynı zamanda heykeltıraş; buyrunsss şehirlere hediye ettiği heykellerden birkaç örnek:

botero-heykel-lizbon botero-heykel-singapur 
 

Özellikle Lizbon’a hediye ettiği heykelden sonra Botero’nun hastasıyız! diyor ve artık sizlere veda ediyorum… haydin cheers,
s1

Cumartesi, Şubat 06, 2010

Hrant Dink

Bir varmış, bir yokmuş
Türkiye diye bir ülke varmış
bu ülkede 2004’ten beri çeşitli istihbaratlar Hrant’ın tehlikede olduğunu söylemekteymiş
ama ülkenin tüm yetkilileri sağırmış…
19 Ocak 2007’de Agos’un önünde olanlar olmuş…
devletin bu olaydaki “asgari” rolü ihmalkarlık da olsa
bu hiçbir zaman suç sayılmayacakmış…

258827

258828

“Sağır” çoğunluk onu duymasa da, anlamasa da
aynı ülkede onu yüreğiyle duyan başka birileri daha oldu!
İşte bu başkaları için Hrant;
özgür ifadenin simgesiydi.
O, üstü gazete kağıdıyla örtülmüş barış umudumuz,
onurlu kavgamız ve kardeşçe yaşama kılavuzumuzdu…
İşte onu böylesine yürekten duyanlar, kendini onunla bir saydı,
kendini Hrant Dink saydı!
Ve o hazin günde 100 binler ayaklandı,
ayağa kalktı ve yürüdü…


Not:
1- Ben bu yazıyı tamamlamak için meğer saba makamındaki
bu şarkıyla tanışmayı bekliyormuşum… Dinler dinlemez dağınık kelimelerim bütün oldu…
2- Hrant Dink’in son yazısını henüz okumayanlar için buradan paylaşmak (belkide kendim için arşivlemek) istedim;

Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği – Hrant Dink

Başlangıcında, "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.

Kendimden emindim

Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.

"Ya sabır" çeke çeke...

Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim

Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah

Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

Türk Devleti adına

İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?

Başsavcının çabasına rağmen

Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.

İşte size bedel

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?

"Ölüm-Kalım" dedikleri

Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.

Kalmak ve direnmek

İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.

Ürkek ve özgür

Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

Kaynak: http://www.biyografi.info/bilgi/ruh-halimin-guvercin-tedirginligi

Salı, Ocak 26, 2010

süt-aşkına!

Sütaş’ın yeni reklamı, bir kere aklımda kaldığına göre başarılı! ama uçan inek görmek çok acayip yahu. Süt-aşkına bu neee böylee!?

Olay şu; doğal lezzet istenince mutluluktan havaya uçan inekler, bizi lezzet bombardımanına tutuyor… Havadan resmen yardım erzağı tadında peynir geliyor, ayran geliyor… Ve aşağıda sütü seven, “lezzet” diye can çekişen insanımız bu sayede kurtuluyor. Hava saldırısını başarıyla tamamlayan inekler, süt-aşkıyla görev yerlerine geri dönüyorlar… Görev yerleriyse kalp şeklinde bir çiftlik?


İneğin biri uçmuyor ha dikkat! çok acayip doğrusu…

Cuma, Ocak 22, 2010

ya jay leno ya s1!

CnbceLogo Ya bu Jay Leno Show mudur nedir, ne tiksinç bir programmışsın sen ya! Ne zaman Cnbc-e yi açsam bu meymenetsiz adam var! Belli ki cnbc-e bir profilleme yapmış, benim gibi insanlara ısrarla Jay Leno izleyin diyor. İzlemiiicem kardeşim! Zorla güzellik olmaz ki ama… kaldırın bu adamı, çıkartın yayından! Verin bana two and a half man, new adventures of old christine, king of queens…

Bu arada ben kendimi böyle hafiff serseri, ne zaman ne yapacağı belli olmaz sanırdım. Meğersem işten koşarak eve geliyormuşum. Ve eğer o gün tv açıyorsam da hep aynı saatte TV açıp, cnbc-e izliyormuşum?!?! çünkü ne zaman açsam hep bu jay leno’ya denk geliyorum… hep ama.. delirecem!

Pazar, Kasım 29, 2009

Yıldız Tozu

Moviemax’te birkaç seferdir bana göz kırpan Stardust’ı sonunda dün gece izledim. Planım önce kitabını okumaktı ama dayanamadım artık… Türkçe’ye Yıldız Tozu olarak çevrilmiş; ben çok sevdim bu çeviriyi! Kitabı okuyanlar filmi çok beğenmemiş klasiğini duymakla beraber ben filmi gayet beğendim ve inanmayacaksınız ama halen kitabını da okumaya niyetliyim.

starduststardust_03


Neil Gaiman ile tanışmam ise bana Gözde’nin hediyesi esasen. Yazarın son kitabı “Mezarlık Kitabı” bir nefeste okunuyor. Kitabın ilk sayfasında ise Neil Gaiman için şöyle diyor;

mezarlik_kitabi “Bugüne kadar pek çok bilimkurgu, fantezi romanı ve çizgi roman yazmış olan Neil Gaiman 1960 yılında İngiltere’de doğdu. Sandman serisi, Yıldız Tozu, Amerikan Tanrıları, Bir Kıyamet Komedisi, Neverwhere, Koralin yazarın öne çıkan eserlerinden başlıcalarıdır. Hugo, Nebula, Bram Stoker ve Newberry Medal gibi pek çok ödül kazanan yazar, hayranları tarafından edebiyat dünyasının ‘rock yıldızı’ olarak görülmektedir.”

Pazartesi, Ekim 05, 2009

filmekimi (17-25 ekim 2009)

Hiçbir filmekimine bilet bulamayan ben sanırsam bu sene daha umutlu değilim… 5 film seçtim; bir woody allen filmi, bir tane animasyon, bir komedi, bir psikolojik gerilm ve bir de aşk ;) bıyrınss:

1) Kim Kiminle Nerede (Whatever Works) woody allen
Woody Allen’ın barcelona christina falan filandan sonraki yani son filmi… Başrolde Seinfeld’in yaratıcısı Larry David var!!! Ayrıca aldığım duyumlara göre bu film Woody abimizin son 10 yılda çektiği en iyi filmmiş… imdb: 7,7

2) 9 animasyon
Oscar’a aday olmuş 2006 yapımı bir kısa filminden uyarlanmış.Yapımcısı Tim Burton ve bu bir animasyon! daha ne isterim… imdb: 7,2

3) Gel Porno Çevirelim (Humpday) komedi
2009 Sundance Bağımsızlık Jüri ödülünü kazanan bu film, mutlu bir evliliği olan ve çılgın günleri mazide kalan Ben’in, eski kankası Andrew’a (ki bohem bir sanatçı kendisi) rastlamasıyla gelişen olayları konu alıyor. Bu ikisi alkol sınırlarını zorlayınca kendilerini bir partide, amatör porno yarışmasına katılırken bulur... ekiki:::) imdb: 7,1

4) Dönüşüm (Ne te retourne pas) psikolojik gerilim
Ailesi kabul etmesede, evinde ve bedeninde bazı değişiklikler farkeden bir kadının öyküsü… Annesinin evinde bir kadının fotoğrafını görür ve bu kadına dönüştüğünü farkeder. imdb: 6,1

5) Parlak Yıldız (Bright Star) aşk
2009’un en romantik filmiymiş! 1800’lerde İngiltere’de, şair John Kates ile Fanny (can ile fadime gibi oldu kehkeh) arasında geçen bir aşk öyküsünü konu alıyormuş… Yazan ve yöneten Jane Campion (ki bu film onun da en iyi filmi olarak anılıyor) imdb: 8,1

* * *

Daha fazla filmden ben de istemezdim bahsedeyim ama şimcik film seçecem derken okuyup okuyup heveslendiğim, Coen kardeşlerin beklenen filmi “A Serious Man” i göremedim..? imdb: 8,7

Tarantino abimizin hayran olduğu Kore’li dayı (Chan wook-Park) var sonra… hani Old Boy’un yönetmeni! (ne manyak filmdi ya of neyse…) O'nun filmi “Kan Arzusu”, isminden de anlaşılacağı üzre bir vampir filmi. Hafften bunu da merak ettim ama çok değil. Sırf Tarantino ve Old Boy’un hatrına… imdb: 7,7

Aşırı neşelenirseniz bunu bir Haneke filmi ile dengelemek isteyebilirsiniz; Beyaz Bant - ki bu film 2009 Cannes Altın Palmiye ödülü almış imdb: 8,3

Ayrıca 7 yıl süren bir araştırma ve belgelere dayandırılmış, devrimci Ernesto 'Che' Guevara’nın yaşamını anlatan yapımdan da bahsetmeden geçemiyong… saygıyla anıyong…

bu arada festival 8.yaşındaymış… haaydi bakalıım.
image

Salı, Eylül 29, 2009

Meliha’nın saçları peruk mu?

Öyle samimi bir dizi ki bu Canım Ailem, izlerken aralarına katılmak, bir karakter olup orada yaşamak istiyorum! Evet, delirdim…

Yalnız Meliha’nın saçlarının meçi iyice zıvanadan çıktı :) Bir de öyle bir kabartıp soldan ayırmışlar ki insan elini atıp biraz düzenleyesi geliyor (diyenin saçı kes…). Sonra yer yer peruk mu lan bu saç diye düşünmekten ve saçlarına değil ama Meloş’un yüzüne bakıp bakıp Ezgi’yi özlemekten kendimi alamadım… meee…..

Pazartesi, Eylül 14, 2009

Hepimiz Eröristiz!

cropped-blog-kabaret

Bu seneki Bienal sergisini daha doğrusu Antrepo No.3’ü gezdim; iyiki bir rehberle gezmişim yoksa şimdi size anlatacağım detaylardan mahrum olacaktık…

Erörizm akımı Arjantin’de doğmuş. Adınıda bir yazım (typo) hatasından almış :)

G.Bushtun Arjantin ziyaretini protesto etmek için bir grup insan hazırlık yapmaktaymış... Word'de bir manifesto hazırlamışlar. Esas teroristlerin, kapitalizm ve amerikanın ta kendisi olduğunu anlatan bir döküman… Dosyanın adını terrorist yapacakken hazırlayan mankafa t yi unutmus ve errorist olmus dosyanin adı... adamlar lan demisler, iste! insanız hata yapabiliriz! hata insana dairdir ve hata uzlaşmanın anahtarıdır vs vs diyerek arkasından bir dizi felsefe geliştirmişler. (ilgilenenler bienal kitabından ve standdan bu felsefeyi nasılsa öğrenir…)

Standdaki afişlere dikkatlice baktığınızda istanbul deil istambul yazdıklarını da farkedeceksiniz; buda typo ya bir gönderme... :)

4.madde beni benden almakta :) neyse buyrun aynen paylaşıyorum:

Hepimiz Eröristiz! Errare humanum est!
1. Erörizm "hatanın" gerçekliğin başlıca düzenleyicisi olduğu fikrine dayanan bir kavram ve harekettir.
2. Erörizm felsefi olarak hatalı bir konum, bir inkar ritüeli, örgütlenmemiş bir teşkilattır: Başarısızlık mükemmeliktir, hata ise en uygun hamledir.
3. Erörizmin hareket sahası insanlığın ve dilin ÖZGÜRLEŞMESİ amacına yönelik bütün çalışmaları kapsar.
4. Akıl karışıklığı ve şaşkınlık, kara mizah ve absürtlük eröristlerin en sevdikleri aygıtlardır.
5. Dil sürçmeleri ve başarısız çabalar eröristlerin haz kaynaklarıdır.

Erörist Enternasyonel hareketine katılın!

Perşembe, Haziran 18, 2009

Ufuk'ta yeni bir sol parti mi var?

Bugün Cumhuriyet'ten bilgilendim; Ufuk Uras ÖDP'den istifa etmiş.

Konuşmasını ancak şurdan dinleyebildim;
http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=228068


Özgürlükçü solcular olarak yeni bir yola koyulduklarını belirtmiş ve istifasını şu şekilde açıklamış:

“Sol ve sosyalist hareketin bütün olumlu mirasının ve ÖDP’nin deneyimlerinin hakkını bu süreçte vereceğiz. Türkiye’nin bütün ezilen, sömürülen, baskı ve şiddet gören, kimliği, inancı ve kültürü kuşatılan toplumsal dinamikleriyle kucaklaşmak için üzerimize düşeni yapacağız. Uzun yıllardır bir arada olduğumuz, omuz omuza mücadele ettiğimiz birçok arkadaşımızla çözüm önerilerinde ortaklaşamadık. Bu durum ÖDP’yi iki farklı tespit ve çözüm önerisi etrafında ikiye bölünmüş bir hale getirdi. Bu tablonun çözüm üretmekten uzak olduğunu görerek, parti içi iktidar yarışını devam ettirmek yerine, sona erdirmeyi tercih ettik. Bu amaçla tek tek yapıları aşan bir ‘Tarihsel Buluşma’ için, kuruluşundan bu yana içinde mücadele yürüttüğümüz ÖDP’den parti kuruculuğu, çeşitli dönemlerde il ve ilçe yöneticiliği, parti meclisi, merkez yürütme ve disiplin kurulu üyeliği yapmış olan özgürlükçü solcularla birlikte istifa ediyoruz.”


Ayrıca okuduğum kadarıyla yeni bir siyasi partinin de sinyallerini veriyor. Samimi ve güçlü bir solun hayal olmadığına artık inanmak istiyorum doğrusu...

Bu arada youtube'da da bakındım ama henüz yeni birşeye rastlayamadım... Daha öncede dinlemiştim ve görünce dayanamadım ve tekrar dinledim. Buyrun siz de dinleyin; şiir gibi konuşuyor Ufuk Uras...

Ufuk Uras'tan Nevval Sevindi'ye tokat gibi cevap:
http://www.youtube.com/watch?v=0NvsvjhyIMI

Ufuk Uras'tan Erol Manisali'ya ders:
http://www.youtube.com/watch?v=gJiLoOQBkdg

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

makul özgürlük...

1 mayis'ta istanbul valiliği'nin "miting yapamazsiniz ama makul bir katılım ile anma töreni yapabilirsiniz" açıklaması üzerine makul bir kalabalık, taxim'de bir anma töreni yaptı.

Makul rakamında anlaşmanın zorluğu bir yana dursun; kimlerin makul kalabalık içerisinde yer alıp alamayacağını yönetmek kolay olmadı. Makule dahil olmadığını nedense(!) anlayamayan yüzlerce kişi korteje katılmak isteyince olanlar oldu... Polis "makul" ölçüde dayakla cevap verdi. Bu esnada Istanbul'un çeşitli semtlerinde göstericiler, maskeli eylemciler, ordan geçen halk, kendini makul kalabalıkta sanıp korteje katılmak isteyen halk ve hepsi birbine karıştı... İşte böylece 1 Mayıs, 31 yıl sonra Taksim meydanında barış içerisinde, arka sokaklarda ise çatışmalar eşliğinde kutlandı.

Herşeye rağmen gerçekleştirilen hüzünlü anma töreni ve 1 Mayıs'ın coşkuyla ve taksim'de kutlanması çok anlamlıydı. Hiçte makul olmayan bir şekilde mutlu oldum, umarım bir sorun çıkmaz...


Çarşamba, Mart 18, 2009

O bir ressam ve kimse bunu engelleyemez!

Hayalinin peşinden koşmuş, hatta deyim yerindeyse bunun için organize olmuş, başarılı bir kariyer yapıp iyide para yapmış, hep biriktirmiş, sebat etmiş, resmi çok sevmiş ve zamanı gelincede takım elbiseyi, labtop u attığı gibi biriktirdiği tüm parayla kendine New York'ta sanat eğitimi ısmarlamış, kısacası içindeki ressama sahip çıkmış bir çocukluk arkadaşım işte; adı Mert Diner... Bu cumartesi, 21 Mart günü sergisi var :
http://picasaweb.google.com/mert.diner/PuzzleOfTheNature#

Bana da bu gece buğulanıp şiir yazmak düştü;

-Yalıkentte geçirdiğim bütün geceler ve tüm çocukluk arkadaşlarıma-

Dostlarla bir yaz akşamı
Sohbet ve bira
gecenin en siyahında
biz her zaman sokakta
rock müzik sızar ortama...
Bir gün buluşursak yine
değil evlerde sokakta oturalım
bira içip kadere sayalım,
hatta birlikte sıkılalım
öyle uzun oturalım...

Cumartesi, Kasım 29, 2008

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

Bu filmi ilk olarak geçen sene Radikal'den öğrendim. "Filmden aşk, aşktan film" yazıyordu haberde. Gerçektende öyle... Gitmek filmi, bir film setinde tanışan 2 insanın aşk hikayesini anlatiyor. Hikaye gerçek ve herkes kendini oynuyor. Karakterlerden biri Ayça Damgacı; 30'larinda, İstanbul'da yaşayan bir tiyatrocu. Diğeri Hama Ali; 50'li yaşlarında, Irak'lı bir Kürt aktör ve orada çok ünlü bir superman. Ne Ayça, ne de Hama Ali, sinema filmlerinden görmeye alışkın olduğumuz güzellikte, incelikteler... Dogrusu Ayça şişman, Hama Ali şişman, kel, bıyıklı felan...

Dedigim gibi uzun zamandir gösterime girmesini bekliyordum bu filmin... ama nedense gelir gelmez gidemedim, biraz korktum sanırım -taa ki geçen haftaya kadar...

Hiçbir arkadasimin programi bir türlü uygun olamadigindan tek basima gitmeyide göze alarak sinemanin yolunu tuttum. Çok uzun yıllardir tek basima filme gitmedigimden kendimle olan bu randevudan biraz tedirgin, sonrasinda mutlu, filmi izledim... Ben tek basima filme gitme cesaretini gostere durayim, esas Ayça’nin cesareti ve gittigi yerler, o içime yumruk gibi oturan mektuplari ve yol boyu tanik olduklarimiz beni çarpti.

Filmde anlatılan aşka, cogu kisinin gormek istemeyecegi, gormezden gelmeyi adet bildigi, dogudan insan hikayeleri de eşlik ediyor. Dogasi geregi zor ve harika bir yol filmi.

Tum kalbimle emegi geçen herkesi kutlarim.

***

Ayça'nın sevgilisi Hama Ali'ye yazdığı mektuplardan biri:

"Ey sevgili! Seni sevmekten ve düşlemekten asla vazgeçmedim. Sen benim Diego Rivera'msın. Yıldızlarsın sen, ay ve bulutlar, haberlerdeki F-16'lar. Kırmızı yatağımdaki o koca bedensin. Çekmecemdeki son sigara, beni sarmalayan o koca kadife yeşil ceketsin. Bir kuş misali uçarak gitmek istediğim adamsın, İran'sın, Suriye'sin. Habur'da nöbet tutan askercik, Mezapotamya'daki en vahşi kıpkırmızı gelincik, üzerine yattığım uçsuz bucaksız, boz bir vadisin, Marlon ve Brando'msun, küvetimde yatan şişman melek, sevincim, acılarım, tüm arzularım, tiyatrodaki, İstiklal Caddesi'ndeki eşim, Gabriel Garcia Marquez'in son mektubusun. Ve ben de, 'Zorba'daki her tarafından şehvet fışkıran o şişman dul kadınım. Kim uçurdu kafamı acaba? Ben kafam olmadan da yaşarım... Çünkü elim, kolum, bacaklarım var sana ulaşmak için ve bir el bombası gibi fırlatıp tüm kahrolası sınırları havaya uçuracak bir kalbim..."


Cuma, Ekim 26, 2007

Besiktas 2 - Liverpool 1

HAYAL GIBI BIR MACTI... GOZLER SENI ARADI.

-Kardesime-

Muhtesem bir taraftariz, artik bu konuda daha fazla alçakgonullu olmaya gerek YOK. Bu kadar maça gittim ama boyle bir maç hayatim boyunca izlemedim. Büyüleyici bir taraftar, çok özel insanlar, kafa yorulmus, gorsel bir sölene dönüsmus bir maç; torunlara anlatilir cinsten... hemde kazanma beklentimiz bile yokken.. BJK 2 - Liverpool 1

İlk golden sonra dönüp nihanla bir kaç saniye bakistik, o ani unutamiyorum... buyuyen goz bebeklerimizde, cosku, delirme, inanamama, ne ararsan war...


30bin insan, tek yurek, tek ses, maça devam.. derken bi ara yagmur ciseledi, o muhtesem atmosfer içerisinde, yagmur esliginde, butun stad basladik: Yagmurlu bir gunde gormustum seni, üstünde cubuklu formalar vardi, bir anda vuruldum asik oldum ben, hayatin anlami siyah beyazdi... Olumle yasami ayiran cizgi, siyahla beyazi ayirmazki, her yolun sonunda olum olsada, sevenleri kimse ayiramazki...

Bu arada ilk yari suresi doldu ama hakem farkinda degil.. o yuzden ilk yariyi ibrahim uzulmez bitirdi, pek komikti...

İkinci yarinin baslariydi sanirim 45-60 dk arasi, sahada ne oludugu hakkinda hiç bir fikrim yok. Kapali ile yeni acigin bitmek bilmeyen karsilikli tezahurati, eller, kollar, alkislar, sirayla, bir onlar bir biz... o anin videosunu bi ara bulup mutlaka izletecem sana devom.

2.golse daha bi delirten cinstendi, gozlerimizin onunde, muhtesem bobo we topun yuwarlana yuwarlana kaleye dogru sanki agir çekimdeymiscesine gelisi... zaman durdu, herkes hersey hawada asili kaldi, sonra top bir anda aglara çarpti! Biz delirdik! Herkes delirdi...

Bugun sesim kisik, boyle çatalli cikiyo, bi bayan olarak nasil bagirmissam artik kardes, is yerinde pek karizmatik oldum. Son yorum, en bastada dedigim gibi; bu maçta gozler seni aradi...




Asagiya ingilis forumunda yazilanlardan alintilar yapiyorum, ek$i sozlukte full yorumlar vs war, ordan da bakarsin, forzadan da...


-bloody hell, their fans sound like they're all auditioning for cameos in '300'.

-i must say there fans are something else. impressive.

-hat off to their fans, their support today was nothing short of amazing

-shit i have been to some games with an atmosphere, but that was unbelievable. normally you would get a good 30 mins of quiet, but that was constant heavy noise for 3 hours! i am going to pledge to go to a beşiktaş istanbul derby in my lifetime. fuck i wish i had gone now. imagine that at anfield... the main stand would walk out!

-i'm afraid their fans showed that our 'unique european atmosphere at anfield ' is nothing that special after all.

-they were visually stunning, and made one fuckin racket all night

-unbelievable support. the volume was unreal. great variety of songs with the whole ground joining in. definitely now on my list of grounds to go to

-surreal atmosphere, not sure if i've ever seen or heard anything like it. that's how it should be done!

-hands up to beşiktaş fans. i was overwhelmed watching you guys, even from the comfort of my sofa! unbelievable atmosphere, which for those who were there must have been a pleasure to take part in. does this go on every week? the coordination of the chanting and the support for the team was just incredible... non stop for 4 hours. as a red all my life, and for someone who has travelled to many stadiums in my life, that was awsome, and undoubtedly the best. i wish i had gone...blew my opportunity. did anyone see the whole stadium bowing considtently for ages!? incredible.

-well done beşiktaş and well done to your fabulous fans..


















Related Posts with Thumbnails

en çok okunan top10 şaheser