anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 08, 2010

çaldırılan çantanın ardından

Geçenlerde çantamı çaldırdım.

Ehliyetim, kredi kartlarım, nüfus cüzdanım yetmezmiş gibi kalemim, not defterim, 33 yaşında kullanmaya başladığım o çok sevdiğim kırmızı rujum, yaşam izlerim, not defterime yazdığım şiirlerim, çantayla birlikte yok oldu… Öyle üzüldüm ki sonunda kendimden utandım… Ve anladım ki;
martı gibi özgür olmalı insan!
iki yanda bomboş kolları
alıp başını gidebilmeli
ve her gidişle
yeniden başlayabilmeli…

Pazar, Mayıs 02, 2010

sundea

image Sandiii diye okunan bu harika dondurmanın bir döneme damgasını vurduğu kesin... Akışkan dondurması mı yoksa üzerindeki sıcak çikolata sosu mu daha etkileyiciydi bilemiyorum... Belkide 80’lerin az seçenekli dünyasında o bir ilahtı… Sonuçta kalbimizdeki yeri ayrıydı.

Hatırlıyorum çocukken çoğunlukla cheeseburger menü ve sundea’yi aynı anda alırdık. Neden aynı anda alırdık şimdi düşünüyorum, bulamıyorum; saçma yani, erir bir kere…

Bugün birer sundea alalım dedik; ne zamandır yemiyoruz… Kardeşimle kasaya doğru yürürken; “sundea yazıldığı gibi okununca araba markası gibi oluyo, demi ya ehehehe” diye gevrek gevrek gülmeye koyulduk… dur dedim sakın gülme, kasada siparişi böyle verecem! ve hiç utanmadan bu şekilde sipariş verdim :) 3 sundea istedim… kasiyer inandı bana. bıyık altından dana gibi sırıttı… ve hayatla dalga geçmeyi ihmal etmeden hemen arka taraftaki arkadaşına benim siparişi tekrarladı. Ama aynen benim söylediğim gibi… feci geyik oldu ortam! çok şekerdi :)

şşt şşt sakin ol!
 

Not:
bir de bu şarkını klibi neydi hele allahım…! umarım aşağıdaki açılır…

Pazar, Nisan 25, 2010

fotoğraf makinasıyla taxime yürüme macerası

Uzun zamandır (diyebilirim ki yıllardır) profesyonel bir fotoğraf makinası almak, diyaframdır, enstantanedir, bunları bir bir öğrenmek ve portre çekmek istiyordum. Demekki insan birinden ilham alınca cesaret de geliyor… Sonunda oldu anlayacağınız! bir makina aldım ve esas dinamikleri kabaca da olsa öğrendim.

Oyuncağımı alıpta ilk sokağa çıktığımda pek mutluydum ama garip başka şeyler de hissettim. Utandım mesela! Sonra birazda gerizekalı gibi hissettim. Böyle boynumda makina asılı felan… Millet çarşıda normal hayatın akışında… bense durmuş (mal mal) onlara bakıyorum, çıkırt çıkırt bir poz çekme halindeyim… antipatik bir hal gibi geldi bana... ya da ne bileyim garip bir haldi. Alışacağım heralde diyerek bu garip hali hoşgörmeye çalıştım :)

Bir de aklımda şöyle bir tema vardı: “rızkını sokakta arayanlar”. Ama fakir halkın yalın ayak fotoğraflarını çekip, bunu da sanat diye yutturan, entel dantellere de kılım! Neyse… kendimi bu gıcık dantellerden de bir şekilde dışladım işte…. Dediğim gibi mal halimi de hoşgörerek yürümeye koyuldum…

Kendi kendime diyorum ki “sakin hocam ya, yürü işte, insanlarla konuş, insan ol biraz, zenginleş felan…”. Bu şekilde inanmayacaksınız ama astoria dolaylarından başlayıp taxime kadar yürüdüm! Resmen her adım başı konuşmak istediğim bir insan var! ama bir türlü konuşamıyorum!? Tam diyorum şu amcayla konuşayım, yaklaşıyorum, yok, tısss, transit geçiyorum… aha diyorum tamam, neyse bak şu köşedeki simit satan amcayla konuş, yok anam babam yok… :( lan dedim ben ne tip bir gerizekalıymışım (ingilizcesi daha güzel sankü looser) yaa… sonunda tam taxime varmak üzereyken bir amcaya denk geldim. Öyle keyifli dondurma yiyordu ki anlatamam. Bu ortak yön, cesaret vermiş olacak ki sonunda konuşmayı başardım! :) o da bana amanin bir poz verdi, hiiiih nasıl doğal, nasıl samimi… Amaa doktor onu da ben çekemedim :( resmen heyecandan heba ettim!

İlk anım böyle sonuçlansa da garip bir şekilde umutlu ve mutluyum :)

 

yaşlı dedi: "delikanlı hoşgeldin,"
delikanlı dedi: "ben yolcuyum, rüzgarın peşine düştüm, geldim."

pîrê go: "lo ciwano tu bi xêr hatî"
ciwan go : "ez rêbiwar im, ketim dû bayê

de bila beto

Salı, Nisan 06, 2010

üşenmeye üşenirken…

Lazy_Me_by_gilad

-şiirden bozma bu garip yazı, tüm üşengeç ruhlara armağan olsun :)kıhkıh-

 

bugün enerjim yok. ne evi toplamaya, ne yemek yapmaya, ne de oje sürmeye…
bugün böyle. nirvana dinliyorum sadece…

buzdolabında çürümüş bazı meyveler var, onları da atmıyorum çöpe…birazdan çamaşırları asacağım. tek aksiyonum budur. çok susadım lan bi de…

kitap okumak istiyorsam da feci üşeniyorum. aklıma acayip resimler geliyorsa da çizmiyorum. bazen hiçbirşey yapmamak en güzeliymiş. vallahi tadını çıkartıyorum.

işin garibi çok mutluyum. mutluyum ama enerjim yok. “bu nasıl olur” demeyin, düşünesim dahi yok.

feci susuyorum. çok feci. ama kalkıp almıyorum. bunun yerine öylece bekliyorum. susamam belki geçer diye…

aslında dostlarım özetle; ben daha bile üşenirdim ya,
çok üşeniyom üşenmeye…

serve the servants!

Pazar, Nisan 04, 2010

rutinle cebelleşirken inceden duyulan özlem

Yorgundu; uzun bir gün olmuştu. Anahtarıyla kapıyı açtı ve sonunda evdeyim diye geçirdi içinden. Paltosunu çıkarırken sebepsiz, ani bir ürperme duydu. Sanki evde yalnız değildi; birazdan tatlı bir gümbürtü kopacak, kardeşi “sürpriz!” diye salonun diğer ucundan fırlayacaktı.

Işığı açmak için salona girerken bu yüzden temkinliydi. Eğer kardeşi böyle bir sürprizin peşindeyse, o da “hah-haa biliyordum!” diyecekti.Tuttu nefesini, açtı ışıkları! Ama salon bomboştu. Arka odalara kulak kabarttı. Birşey olduğu yoktu. Bu fikre nasıl kapıldığına hayret etti. Yalnız olduğu için rahatladı ama aynı anda korkunç bir de huzursuzluk duydu. Ne zamandır kardeşiyle adam akıllı sohbet etmiyordu… Görmezden gelse de o an yüreğinden bir bulut koptu…

Gece, her zamanki gibi üzerinden akmaya başladı… Bu sefer yalnız değildi, bulutu hissedebiliyordu. Gece ilerliyor, bulut usul usul yağıyordu. Saat gece yarısını vurduğunda huzursuz bir uykuya yakalandı. Rüyasında bulutla tepedeki çimenliğe çıkmış kardeşini arıyordu…

the-clouds-by-finvara

Not: Birkaç hafta önce tiyatro kursundan eve dönüşte düştüğüm bir not… ben zaten ne zaman kardeşimi özlesem ankara’daki evimizde olduğu gibi odasında bulutsuzluk özlemi dinlediğini düşlerim…

Perşembe, Mart 18, 2010

intihar eden etek

Winter_by_QUEENofSPIDERS

Bjork’un küçüklüğü sanki… çok tatlı afacanmış ama!

 

Not:
Ya bu arada aşağıdaki teyzeler sanki domdom’un arkadaşları…
Yani domdom, bir macerasında kesin bu ikiz ablalara rastlayacak… ahanda buraya yazıyorum.

Grannys_by_sami6877

 

Notun notu:
Ya bu arada böyle bir model giydirilmekle ilgili 80’lere dair, feci komik bir anım geldi aklıma.

Yırtık kot felan giymenin, ayıp mı - moda mı olduğuna henüz karar verilemeyen ve giymesi cesaret isteyen o dönemlerde,  ben asiyim ya güya, kotu bi güzel kestim, ooow nefsss yırtık felan giyip takılıyorum… (bu arada kalp şeklinde kesmişim leşş… çaktırma) sonra işte adidas yarım bot beyaz spor ayakkabılarım war, onları giyiyorum, bağcıklarını kapatmadan felan… yani böyle bir kız çocuğu düşünün…

sonra annem bayramda tutturdu kuzenlerle ben bir model etek kazak giyecekmişiz… anam babam ben kendimi attım yerlere tabi, rezil birşey yani. neyse ankara’dayız, yapacak birşey yok, mal gibi giyindik, boy boy kuzen, kız çocuğu… çıktık, wimpy’e gidip milk shake içecez (en büyük eğlencemiz o dönem) bir de ben her sene hep aynı çocuğa aşığım, platonik felam, içip içip bu tarz şeylerden konuşuyoruz, bir de blue jean dergisinden felan konuşuyoruz… neyse. Şimcik hüplettik milk shake’leri atladık otobüse, eve dönenzi. Olm bi teyze yaklaştı bize, çocuklar dedi, yerdeki birşeyi göstererek, bu sizin mi dedi… biz mal gibi yerdeki beze baktık, bu ne ki.. sonra ben bu bezin bizim eteklerden biri olduğunun ayrımına wardım. bombaya bak! olm meğer kuzenlerden birinin eteği düşmüş!!! :::::))))  koptuk tabi kişniyoruz. olur iş değil. etek düşmüş!?! ben zaten tiksiniyordum kostümden! cindy lauper, madonna ya özenirken bu yün etek-kazak ikileminde harbi sinirlerim bozuk!… neyse öyle işte… meğer bir süre böyle eteksiz dikilmiş bizimle afacan… :))) allahtan üzerimizde montlar felan vardıda kıçımızı kapatıyordu… 
  
no ! no !

Pazar, Mart 07, 2010

motorla taxim’e gitme macerası

Emeklemek zor işti... Ondandır işte çocuklar ilk yürümeye başladıklarında, kafalarının üstünde bir mutluluk haresi ve yüzlerinde ilahi bir gülümseme ile aptallaşmış gibi bize doğru yürürler.

Sonra ama daha! daha! diyen bacaklar koşmayı keşfeder. Hızlanmak, daha da hızlanmak, rüzgarı yarmak acayip bir duygudur! Çocuk bu keşifle deliye döner. Bacakları, yüreğinin hızına ilk zamanlar yetişemese de sonradan ustalaşır. Ondandır işte restoranlarda, düğün, derneklerde bir grup çocuk devamlı koşar… Hız yapar…

Sonra daha! daha! diyen bazı manyak çocuklar hız tutkularına bisikletle devam eder. Bisikletle yokuş aşşağı yapılan hız, adrenalin, korku, hiçbirşeyin yerini tutmaz. Benim sol dizimde izi halen durur…

Sonra büyünür ve klasik, arabayla hız yapılır….
Ama dahası da varmış! Cuma günü iş çıkışı daha! daha! diyen bünyem motorla tanıştı… Barbaros bulvarından aşağı doğru inerken kafamın üzerinde bir mutluluk haresi, yüzümde aptal bir gülümseme ile bir çocuktan farksızdım. Yol boyu “allahım çok zewkliiiiii!” diye inanamayıp, taksime kadar endam ettim. Ve o şaşkın gülümseme gece boyu dudağımda asılı kaldı…

Pazar, Şubat 21, 2010

Koma Amed !

10 yıl kadar önce Urfa’ya seminere gittik. Ordaki insanlar bizi bir ağırladı, bir ağırladı, yemin ediyorum dedik ki “biz insan mıyız acaba? böyle koşulsuz iyi nasıl olunur?” Akıl sır erdiremedik… Neyse arabada çalan müzik de muazzamdı; Koma Amed ile işte ilk böyle tanıştım.

Arabada müziği dinlerken, camdan dışarı bakıp çarpıldığımı hatırlıyorum…
Araba şehrin içinde ilerliyordu; ben de hayatın içinde ilerliyordum… Üniversiteden yeni mezun olmuş, iş hayatına yeni girmiştim. Aslen Van’lıydım ama toplasan 2 kez gidebilmiştim (o da çocukken…). Ankara’da yaşıyordum ve şimdi yolum Urfa’ya düşmüştü. Güney doğuya yaklaşmak hoştu. Bu arada camın diğer tarafındaki manzara ve müzik, garip bir uyum yakalamıştı; sanki televizyondan bu şarkının video klibini izliyordum… O an konfor içinde oturmuş, deri koltuklar ve klima serinliği eşliğinde doğuya baktığımı duyumsadım. Aynı Ankara’dan yaptığım gibi… Doğuya bakmamak, bakacaksan da konfor içinde bakmak kolaydı. Peki ya içine karışmak?

Çarşıya inince doğruca gidip kendime bir poşu aldım. Boynuma sarınıp şehirde yürürken garip bir mutluluğa kestim… Ankara’dansa daha çok buralıymışım gibi çocuksu bir aidiyet hissettim…
Şemo, Tesi, Hay Nık Na

koma_admed_dergus

Not: Koma Amed ile Urfa’da tanışıp albümünü Ankara’da bol bol dinledikten sonra nasıl olduysa o kaset kayboldu. Ama kaset kapağı (yukarıdaki) aklımdan hiç çıkmadı. Kapak tasarımı ve renkler benimle kaldıysa da yazılar silindi. Yıllarca bu kaset kapağında ne yazdığını okumaya / hatırlamaya uğraştım… Birkaç hafta önce, o poşuyu annem Ankara’dan istanbul’a benim eve getirdi. Ben de “hey gidi hey” diyerek salondaki koltuğa serdim… Tabiki yine kapak düştü aklıma; ne yazıyordu? ah bir hatırlasam internetten bulurdum… Sanırım poşunun büyüsü tuttu; bugün, bir anda, durduk yere “Koma Amed!” dedim ve ayağa fırladığım gibi bilgisayara koştum!!! :)) Çok mesudum… Bütün gün albümü dinledim…………….

mahçup yumurcak


-Nesloş’un oğlu Doruk’a-


Nesloş ve Doruk gelmişti! Sevinçle kapıyı açtım ve içeri buyur ettim.
Beni hatırlıyordu ama yine de mahsundu. Fazla yüzüme bakmasa da, dudağının kenarına tutsak ettiği gülümsemesini görebiliyordum. Bir önceki buluşmamızda oynadığımız çöpçülük oyununu hatırlayıp gülüştük. Gülüştük ama halen mahsundu. Bakışlarını aşağı indirmeden hemen önce, sanki odaya karışan gülücüklerini, minik elleriyle bir bir topladı ve ağzına yerleştirdi. Aynı minik bir kuşu yuvasına yerleştirir gibi… Ancak biraz daha zaman geçince alıştı bana. Derken başladık kudurmaya! Evdeki tüm yastıklardan kocaman bir kale bile yaptık. Öyle çok güldük ki tutsak tüm gülücüklerimizi dışarı salmıştık! Şimdi bile o anı hatırladığımda, eskilere dair, hafif, toz pembe bir mutluluğa kesiyorum…

Pazar, Şubat 07, 2010

mavi ay

Afişteki şu cümleye takıldım ben; Season Three… hööö?
Biz öyle küçükküne ne “season” bilirdik, ne “episode”, ne bilmem ne… Ailecenek oturur mavi ay izlerdik. Annem elma soyar, soyduğu o elmayı bıçağın ucuna saplar, bize uzatırdı… biz de happuru huppuru meyvemizi yer, ay negzel aşk diyip çocukca hayallere dalardık…

mavi-ay

Pazartesi, Ocak 25, 2010

huysuz kraliçe

Allahım insan bazen nasılda huysuz oluyor!

Bazen işte bizimkileri ne kadar özlemiş olursam olayım bir türlü telefonda istediğim gibi konuşamıyorum. Babamın deyişiyle dilim lal oluyor…

CIMG0745-Huysuz bir kraliçe gibi endam ediyorum ve amacım biran önce o telefonu kapatmak oluyor. Telefonu kapattığım anda sanmayın rahatlıyorum, aksine içimi daha beter bir boşluk ve üzüntü kaplıyor…

Halbuki ne çok özledim babamı… Hele bir gelsin, bir güzel çay demleyeceğim. İki dil bir bavul’u izleyeceğiz. Kıtlama şekerini de ayarladım mıydı, tamamdır…

 

Offf!!! bir anı geldi aklıma feci komik;

Şimdi biz kardeşimle küçükken -diyemeyeceğim zira ben üniversite, o lisede; eşşek kadarız-  bir şaka yaptık. Artık şaka neydi ya da konu neydi hatırlamıyorum ama babam çok kızdı. Tamda haber saati; kızgın kızgın gitti, aldı eline kumandasını, berjarına geçti, haberleri izleyecek…

Bizde şu moddayız; hani cıvıklığını zor dizginlediğin anlar vardır… böyle zewzekçe birşeye, kardeşinle sonsuza dek güldüğün o an... cıvıdıkça cıvırsın, yüz kasların, beyin kasların, kolun, bacağın gevşer. Diyebilirim ki zevzekliğinin doruğundasındır!

Neyse işte bu kepaze moddan kendimizi bir şekilde toparladık ve babamın gönlünü almaya karar verdik.

Babam pür dikkat kesilmiş haberleri izliyor. Biz yaklaştık, amacımız yanaklarından öpüp, özür dilemek. Tabi babam öyle kızgın ki… lütfen çocuklar ya, çekilin modunda, defansta… Baktı ki bizim gideceğimiz yok, belkide haberleri kaçırmamak için razı oldu.

Bu arada abi,  babam yeni gözlük almış; bu hafif çerçevelerden. Daha yeni, hafif çerçeve olayı da yeni, camı özel vs…

Şimdi burayı ağır çekim anlatacağım; ben soldan, kardeşceyizim sağdan, öpmek için bir güzel yanaştık. Babamın yanağına vardık, zaten bal damladığından “mujjk” diye öptük, ve tamda bu esnada kırt diye bir ses duyduk!!! biz yanaktan uzaklaşırken, burnun üstünde bir hareketlenme gördük…

Ağır çekim kapa-normal mod:  Olm o neee!?!? babamın yeni gözlüğü ortadan ikiye ayrılmasın mııııııııııı!!!!! :::::)) Hiiihhh feciiii komik! hayır bir de özür dilemeye gelmişiz!!! :)) aynı anda öpünce, yanaklarımızın arasına sıkışan, teknolojinin son harikası gözlük, resmen ortadan ikiye ayrıldııı…! abi biz tabi uzay mekiğinden fırlatılmış gibi bir anda yine o civelek modumuza geri döndük! geberiyoruz gülmekten… bir yandan özür diliyoruz, bir yandan yanaklarımızla sıkıştırıp gözlük kırmışız! fecii komik… feciiiiiiiiii…… ah canım babam, kurban olam……..

Seyyal Taner’in bir şarkısıyla size veda edeyim zira laf çok uzadı… Hem bu şarkının sözleri babama aittir: Şiirimin Dili

Çarşamba, Ocak 13, 2010

2009 highlights of s1

old_and_young_by_VladmBakıyorumda şöyle bir geçmişe; bazı yıllar öylece geçip gitmiş. Kalbimde o yıllara dair düşülmüş tek bir not veya renk yok. Sanki ben değil hayaletim yaşamış…

2009 ise farklı, iz bıraktı.

Bu sene ilk defa kalbimle aklım arasına incecik bir yol çizdim. Yolda çocukluk hayallerimi gördüm, anladım…

Yüreklendirdim kendimi; “başarmak zorunda değilsin, yap gitsin!”  dedim. Ve de yaptım. Korkmadan deliliğimi yudumladım. Resim yaptım, yazdım, çizdim, düşündüm ama en önemlisi 15 yıllık hayalimi görmezden gelmeyi bıraktım ve tiyatro kursuna yazıldım! Sonuçları bıraktım anlayacağınız, yolculuğun tadını çıkarmaya başladım…

Bu sene, kanlı, canlı, şen, şişman kahkahalar attım. Çocuklar gibi her keşifte şaşırdım, kikirdedim, gıdı gıdı gıdıklandım… Olur olmaz yerlerde garip pozlar verdim ve eskiden de olduğu gibi hiç umursamadım!

DSC07613

2009 highlights of s1:

  • Koçluk – Zeynep ile ardına kadar açtığım kapılar
  • Sanatçının Yolu
  • Dümbelek Dünya
  • Çocukluk aşkıma aşk-ı itiraf
  • Avrupa yakasına taşınmaca
  • Digiturk
  • Burcucan
  • Kıllı Biftek faciası
  • Alaçatı weekend with Kuzen
  • Deep Purple
  • Windsurf kursu
  • Tiyatro kursu
  • Tiyatro kursu ile hayatıma giren özel insanlar…
  • Deli Nehri Arzu ve tableti
  • Bajar

 

…bir kusuru var yalnız kızın…

Çarşamba, Aralık 30, 2009

oyuncağıma sarılıp uyusam mı acaba?

Bu hafta ne uykuya doyabildim, ne de uykusuzluğa dayanma limitimi zorlamamaya… (ne dedim vallahi ben de anlamadım, çok uykum var işte!) Gözümden uyku akıyor ama ben kendimi kaldıramıyorum bilgisayarın başından. Neden? Çünkü dün Arzu bana bir oyuncak getirdi; bir tablet ve kalem!!! Ve capcanlı almış olduğum tutorial sayesinde Photoshop’ta harikalar yaratmak üzereyim!!! De zor tutuyorum kendimi :P kihkih

Tabletle resim yaparken ağzımdan resmen görünmez salyalar akıyor ve ben içten içe tablete damlar diye korkuyorum… Bedenim ise zaten zevkten 4 köşe. Ha ağzım; eheh o kulaklarımda! Öyle ki dudaklarım gerilmekten ince birer ipe dönüştü ve dişlerim de kurusun diye asılmış çamaşırlar sanki…

Gözlerimden ise parlak mavi yıldızlar kayıyor. O kadar çoklar ki bana küçükken sahip olduğum mavi yıldızlı nevresimimi hatırlatıyor; sarılıp uyuyasım geliyor…

Pazartesi, Aralık 28, 2009

dumur incisi

Bugün servisle eve dönerken arkamda oturan abimiz, cep telefonunu kapadı ve yanındaki kadına dönüp; “Daha yeni gelmiş! hep geç kalıyor…” dedi. Teyze de “Evet, sabahları da geç kalıyor” diyerek onay verdi. Sonra adam gayet betimleyici bir sesle hükmetti; “Çorbası geç kaynıyor bunun”

Hööö…?
İç gıcıklayıcı bu benzetmeyi seweyim mi, tiksineyim mi karar veremedim… Kızın çorbası geç kaynıyordu… Bu esnada inciler dökülmeye devam etti; “Annesi saçını da hiç taramıyor bu kızın. Evlendirelim de kurtulalım bari, kocası ilgilensin”.

Hööö..?
Lan ne annesi, saçlara ne zaman geldi konu? Kocası mı ?? allaaaahım, kal geldi zihnime… Hangi kızdan bahsediyorlar?! diye düşünürken, zihnim kızı transit geçti ve kendi kabarık saçlarım geldi aklıma ve ben küçükken annemin bu saçları tarama çabası…

Bu esnada vardık; içimden “millet ne acayip” diyerek indim servisten. Eve gitmeden önce mandalina almak için marketin yolunu tuttum…

Salı, Kasım 10, 2009

dancing queen diş çıkartıyor…

Yau bunu yayınlamasam mı dediydim ama yok yani ölümsüzleşmesi gerek bu gecenin……

DISCO_FEVAAA_by_fuckitznikki Geçtiğimiz haftasonlarından biriydi; Mor ve Ötesi konserinde mutluluktan sarhoş olmuştuk… Konser bitince ağıldan tepişerek çıkan kuzular gibi Ghetto’dan dışarı dağıldık. Meee’liye meeee’liye taximin başına kadar yürüdük. Ordan Didemcanı aldığımız gibi kuzudan öküze dönüştük. Yol biraz üzerimize çöktü ya da bize öyle geldi. Öküz gibi soluduk yol boyu… Sonsuza kadar yürüdük. Nasıl olduysa sonunda vardık Roxy’e. İçeri girdikten sonra benim için kollektif yaşam bir anda bitiverdi. Sürüden ayrıldığım gibi müzikle birlikte öküzden dancing queen’e dönüştüm! (yeebaby!) Bir ara baktım Serdarcan’la Didemcan halen öküz gibi dans ediyorlardı ahahahaha :) (şaka lan şaka onlar da afillilerdi şşşş…)

Sonra işte Ebru geldi, onun arkadaşları geldi, Didem’in arkadaşları geldi ve onların da arkadaşları derken pistin sol tarafı tamamen bizim arkadaşlarımızla doldu… Biz bize eğlenirken işte sonraaa --- oOofff uzun lafın kısası; anacım o kadar çok eğlendik ki ben Serdar’ın dişini kırdım :))) oh, söyledim...
The End

Nottiringens:
ertesi gün koşarak diş doktoruna gitti tabi kuzu. Bir de ben üzülürüm diye düşünüp kimseciklere bahsetmemiş.. ay cınıııam... / Aynı saatlerde ben ise Didem i arayıp, kızıııııaaaam nasıl kırdım serdar ın dişini ama ahahhaa diye anırmayla gülme arasında kararsız sesler çıkartmakla meşguldum….

(heee anladım; siz nasıl kırıldığını da merak ettiniz… Anlatayım; işte efenim senin biran, yok o benim biram felan diye bira dalaşı yaparken oldu/muş, tamda hatırlamıyorum :)) ahahaha ama ön dişlerden biri işte böyle ucundan azcuk koptu.. :::)))kuhkuhkuuhh)

(hatta bir rivayete göre ben kırmadım o dişi, o kendi kırıldı…)

(en komiğide; serdarın şu teziydi: şimdi bu diş ucundan kırıldı ya, bu yüzden kalan kısmını da kesip boydan düzlemeleri gerekecekti. böylece serdarcan ın ön dişlerinin boyu bayaaaaa kısalmak zorundaydı… ve başka yolu yoktu! kesin böyle olacaktııııı!? :)) hehehehehe)

(tabiki esas tezimiz -bulabilseydik kopan parçayı- onu oraya yeniden yapıştırmaktı… ama güçlü bir yapıştırıcı gerekirdi. Çünkü birşeyler yerken o parça yine yerinden çıkıp yemeğe karışabilirdi ve yanlışlıkla yenmesi an meselesiydi…)

(ama sonuçta yani bizim tahminimize göre o kopan parçayı da birayla içmiştik ve barda yerlerde aramanın lüzumu yoktu…)

Cuma, Ekim 30, 2009

dikiş kutusu

dikis_kutusu copyİçinde çeşitli şeyler olurdu; toplu iğnelerin bir arada bulunduğu bir kutucuk, makara ipler, dikiş iğneleri, kopçalar vs. Dikiş iğnelerinin bazısının iliğinden ipi sarkardı, ucu çift veya tek düğüm. Bazı dikiş iğneleri makara ipe tutturulmuş beklerdi… Sonra tahtadan yumurtaya benzer birşey olurdu, sanırım o yama operasyonu içindi.. Düğmeler olurdu bolca, gösterişli düğmeler, standart düğmeler, önlük yakasına, gömleğe ve  çoğu yere uyabilecek beyaz düğmeler.. sonra bir de don lastiği olurdu. Eşofmanın beline bazen bu don lastiğinden geçirmek gerekirdi. Beli çok sıkı olursa anneniz bunu gevşetirdi.

Bizim dikiş kutumuz da böyle resimdeki gibi tahtadandı, iki katlıydı. Sağa ve sola doğru açtınmı alt kısmındaki kat ortaya çıkardı ve orada her zaman büyük bir makas olurdu. Bu makas sadece dikiş için kullanılırdı ve sizi ne kadar cezbederse cezbetsin bu makasla kağıt (elişi kağıdı, gazete vs.) kesmek olmazdı…

Salı, Ekim 27, 2009

sigara

İş çıkışı, kışa teslim olmuş, kararmış havayı içime çekince yüreğimde bir sızı duydum. Canım sigarayı en çokta böyle yaşlı, huysuz ve yalnız hissettiğimde çekiyor. Halbuki tadını dahi sevmiyorum. Eve değilde taksime gidesim var… ama ben her zamanki gibi evin yolunu tutuyorum çünkü hava çok soğuk ve kıyafetim pek uygun değil ve bahanem çok… Eve varıncada pek birşey yapmıyorum, gece üzerimden öylece akıp gidiyor.

PJ Harvey dinleyin biraz iyi gelir: this mess we’re in

Pazar, Ekim 25, 2009

top gun

top_gunTop Gun diyince aklıma gelen ilk sahne (uçaklar felan dışında); güneşli bir hava, uzun bir yol, tom abimiz hızla motorsikletiyle gidiyor, bir evin önünde duruyor ve tutkulu bir kavga felan ediyor kızla..

Dün goldmax’te Top Gun’ı görünce en son 100 yıl önce izlediğimi farkederek haydin dedim bir kez daha izleyeyim… Ve bakınız neler farkettim; abicim bu tom cruise’ın kapıştığı bir pilot wardı hani okulda. Meğer o Val Kilmer’mış! Sonra tom cruise’un kankası vardı hani 2.pilot, onun sarışın birde karısı vardı… oda Meg Ryne çıkmasın mı… yemin ederim ben farkında değildim! Görünce ağzım açık kaldı…

Küçükken dinlediğim ve sözlerinden bir bok anlamadığım şarkılar düştü sonra aklıma… Bunlardan bazılarını 100 yıl sonra dinlediğimde yine benzer bir şok yaşamıştım. Ya şarkının sözleri yanlıştı ya da ben kendi yarattığım ingilizceyle söylemiştim bu şarkıları, hem de yıllarca…

sonra medar geldi aklıma… küçükken hani yazlıkta bazı geceler tüm gençler toplaşırdık çünkü birisi şarkı felan söylerdi, gitar çalardı… işte bu medar da laşantami kantare söylerdi… bizde vay anasını tadında ağzımız açık, mal gibi izlerdik onu. (ayrıca akordiyon? çalardı…) Neyse çoook sonraları öğrendik ki meğersem herif sözlerini sallıyormuş yaaa! ahahahah :)

Cumartesi, Ekim 03, 2009

ev partisi seksi midir?

3 kanka bir ev partisine doğru ilerlerken radyodan sızan rock müzik eşliğinde kim bilir ne hayaller peşindeydik. hava yaz mıydı, bahar mıydı, öyle limonata gibi kalmış aklımda… Hem duyduğumuza göre mekanın bir terası ve azcuk boğaz manzarası bile vardı… Kim bilir kimlerle tanışacak, ne hoş sohbetler edecektik…

Bu ruh haliyle mekanın kapısını çaldık, çok cool’uz, neredeyse “Hey” felan diyecez, o raddedeyiz. Kapı açıldı, biz kendimizi türkçe konuşmaya zorlarken anacım ne görelim;  yukarı doğru merdivenler uzanıyor ve basamaklar ayakkabı kaynıyööoor?! Açan arkadaş miirabaaa diyip, ayakkabıları çıkartmamızı söylemesin mi!! Lan nooooluyooo? böyle ev partisi olmaz arkadaş, allah belanızı versin diyip çıkmalıydık ama bir an boşluğumuza geldi işte… çaresiz başladık ayakkabıları çıkartmaya. kepazelik... süt görmüş mısır gibi gevşedik tabi… lan düzgün çorap giyseydik keşke ahaha, delik mi lan şurası, olm bu çorapla hiç şansın yok… vs vs. eheh böyle gerzek esprilerle mekana girince tabi o gece orası iflah olmadı…

Çarşamba, Eylül 16, 2009

ossuruklu errör

According to Jim izliyordum geçen gün ve tema ossuruk. Ben tabi böyle güldürüklere bayılan biri olarak allaah! dedim ve kuruldum koltuğa. Tabi izlerken ister istemez zihnimdeki veritabanına indim, “ossuruk” keyword lu bir query çalıştırdım :) anılar patır patır dökülüyor…

İlk bilgisayarımı hatırladım. Her toplama gibi devamlı ama devAmlı mavi ekran hatası alırdık… Kimbilir ne vahşi çakışmalar olurdu içinde. En son kardeşimle ses kaydetme işine sardırmıştık. Şarkılar söyleyip, sonrada aaa ne acayip sesimiz varmış diye şaşırıyorduk… İşte bu seansların birinde lan dedik ossuruğumuzu kaydedelim, dinler dinler güleriz! (zeka yaşımız 3 felan…)

Tabi ilk sorun şu oldu; bu ossuruk işi, geğirik gibi değilki anasını satıyım, öyle kola içip bismillah demeye benzemiyor… namussuzun ne zaman geleceği belli değil (en azından biz henüz o kadar ustalaşmamışız)… Neyse bu kayıt işinin detayına girmicem, sizlerin hayalgücüne bırakıyorum.. ama sonunda tamamladık ve dinle-dinle-gül seanslarını bitirdik. Konu gitti bitti…

Günler sonra ben windows’un default sesleriyle oynarken bunları değiştirebileceğimi keşfettim. Ve bazı hata seslerine bu ossuruğu yerleştirdim haha:) Sistem hata verince zooort diye ötüyor, inanılmaz komik :)) neyse bu 2.tur eğlenmeler de bitti. Konu harbi kapandı…

çoook günler sonra bu mavi ekranların sayısı daha da artınca eve bilgisayarcı bir abi geldi. Neredeyse hiç mouse kullanmadan hıphızlı kullanıyor, anlamadığımız birşeyler yapıyordu… Ve derken hiç ummadığımız bir anda bir hata yaptı. Hazin bir hataaa… Ve tabiki bilgisayar kaçırır mı, anında zoooooOOOooort diye hata verdi! :))))) unutmuşuz lan hay sıç!… ben tabi kıpkırmızı oldum, yazık adam da gülümsedi ama yüzgöz de olmak istemedi sanırım bizimle. neyse herkes hiçbirşey olmamış gibi yaptı… ama adam hata üstüne hata yapmaya başladı, çatlıcaz gülmekten… sonuçta zoorrt zooooort deye bilgisayar tamir oldu, feci komikti! (ben bir ara bi tanede ben mi attırsam dediysemde belli olur diye güvenemedim, yoksa düşünsenize bu playback zortların arasına bi tanede akustik boyle canlı bi performans kattığımı ahahahahaha)

Related Posts with Thumbnails

en çok okunan top10 şaheser