Pazar, Mayıs 24, 2009

güzel havalarda evde oturma sendromu

Kışın kötü havalarda oh oh oooohh diye popomuzu koltuğa yerleştirirken, şu güzel havalarda evde oturmak hep bir parça suçluluk yaratıyor... Evin keyfini çıkarmak şöyle dursun "looser mıyım la ben?" veya "yazık lan bana.." gibi hisler yabani ot gibi aklımızda bitmez mi? sanki dışardakiler deliler gibi eğleniyor... hıhh!

bazı fikirler bir zamanlar bir yerden kafamıza enjekte edilmiş işte... makbul bir bireyden beklenenler; üniversite bitirmek, işe girmek, evlenmek ve çoluk çoçuğa karışmak... ha bir de işte dediğim gibi güzel havalarda dışarı çıkmak! ahaha.. :)

tüm bunları doğru sırada yapmadığımızda dikkat çekeriz... örneğin çocuk yaptıktan sonra ikinci bir üniversite okumak şüpheleri üzerimize çekebilir... Zamanlama önemlidir ve herşeydir... Zaman bizi bazı hobilerden de men eder; bu yüzden 45 yaşında piyano kursuna gitmeyi istemek neredeyse aptallıktır(?)... Bazende zamanlama doğrudur ama pek populer olmayan bir hobiyi seçmek isteriz; ebru sanatı veya flüt çalmak gibi... misal ebru sanatıyla ilgilenmek isteyen bir gence, yemin ediyorum kankaları "top musun lan ahaha" felan deyiverir.... :)))

Efendim diyeceğim o kiii kalıplar hazır ve bu kalıplara uymayanlar azınlıktadır. Azınlıklarınsa kaderi yüzyıllardır aynı; dışlanmak, baskı görmek, kendinden / kültüründen olmak...

Ya bu baskı ile kendi formumuzu bozup kalıba gireceğiz, ya da içimizdeki isyankar çocuğu dinleyeceğiz...

Hem bir düşünün ne olacak sonunda? Hepimiz ölmeyecek miyiz? Keyif almaksızın, kalıplara mahkum bir hayatı yaşayıp sonrada ölmek........ daha hazin bir son düşünemiyorum...

veee bu güneşli pazar gününde lafı biraz daha uzatırsam daha sıkıcı bir blog düşünemiyorum....
haydin cheers...

Cuma, Mayıs 22, 2009

bıdık şair s1

5 yaşında okuma-yazmayı öğrenince, bizimkiler ewde sıkılmayayım diye beni anaokuluna vermişler… Ben böyle erken yol alınca, millet okuma yazma öğrenirken ben o kısımları artık banal bulup, şiir yazmaya girişmişim?!... 7 yaşındayken yazdığım bir sürü şiirim var... Kendi el yazmalarım şeklinde halen saklıyoruz...

Tabi her çocuğun kahramanı kendi anne-babası! ve ben de kendi kahramanım babam gibi şiir yazmaya özenmişim... Hatta babamın kendi şiir kitaplarında "Civano" soyismini kullanmasını memnuniyetle kendime uyarlamış ve "Esvan Civano" olarak o yıllarda nice şiirlere imza atmışım...

Geçenlerde yeniden okudum... ilk dikkatimi çeken benim kuzu sevgim... devamlı içinde kuzuların olduğu şiirler yazmışım :) buyrun birkaç örnek;

İlkbahar
Herşey ilbakarda güzel
Kuzuların ötmesi, kuşarın cıvıldaması.
Kuzular me, me, kuşlar cik, cik.
Hepsi birden.

Çok güzeldi dün.
Çünkü çiçekler fışkırmıştı.
Kuzular, kuşlar şarkı söyleyişi,
Kelebekler de çiçeteler.
ESVAN CİVANO
1984

herhalde çiçekteler demek istemişim... veya şöyle birşey var;

Kuzum
Çayırda dört ayak biri,
Geziyor otlaya otlaya.
Boynuzu, pisliği yararlı,
İçinizde bu hayvanın adını bilen var mı?

Ali inek dedi,
Ayşe keçi dedi.
Bunu hiç kimse bilemedi,
Bilemicek ne var canım kuzu, kuzu
Esvan Civano
1984

ama hep böyle börtü böcek, kuzu felan değil şiirlerimin konusu...

mesela siyah beyaz televizyondan renkli televizyonlara geçiş ne acayip bir dönemdi, yaşayanlar hatırlayacaktır.. hal böyle olunca bir şiir de yeni satın almış olduğumuz renkli televizyona yazmışım..... ahaha:)

Televizyon
Beko_Hıtachı, Soni,
Televizyon markası.
Daha var ama,
Hepsini aklımda tutamamki

Biz soni aldık.
Bir çok para verdik.
Bir hoş abla çıktı şarkı söyledi,
Bence soni aldığımıza deydi
Esvan Civano
1984

Kimdi o abla..? bilemiyorum...

Her şiir öncesi ön görüşmeler yapardım... Örneğin yukarıdaki şiirle ilgili olarak anneme gidip, bildiği tüm televizyon markalarını saydırdığımı hatırlıyorum...

Allah rahmet eğlesin, nenemin yeri benim için çok ayrıydı, çok severdim onu... Annem çalıştığından gündüzleri bana ve kardeşime o bakardı. Bizde emeği çoktur. Ben O'na da bir şiir yazmak isteyince soluğu nenemde aldım... nasıl bayıyorum onu sorularımla belli değil... Bir de hiç unutmuyorum kaç yaşında olduğuna bir türlü karar verememişti?! çook garip bulmuştum bu durumu, çoook.... buyrun şiirim:

Ninecim
Bizi büyüten sen,
Bizi yediren sen.
Bizi uyutan sen,
Canım ninecim.

74 yaşında ninem,
Genç diyemem.
Tahtalıda doğmuş,
Ocak ayının başında.
Esvan Civano
1984

Yerinde saptamalarım vardı evet bununla gurur duyabilirdim... Ama daha az gurur duyabileceğim başka şeyler de vardı... Mesela bir tarzı bir kez benimsedim mi uzun süre hep o tarzda eserler veriyordum :)) Misal babama yazdığım şiiri inceleyelim;

Babacığım
Kalbimde sen,
Aklımda sen,
Düşümde sen,
Sensin babacığım.

Evi besleyen sen
Bizi besleyen sen
Canımsın sen
Sensin babacığım
Esvan Civano
1984

eheh şimdi de anneme yazdığım özgün eseri inceleyelim:

Anneciğim
Kalbimde annem,
Yüreğimde annem,
Düşümde annem,
Benim melek annem.

Annemin annesi melek,
Babamın annesi melek.
Babamda melek,
Toptan ailemiz melek.
Esvan Civano
1984

Yukarıdaki şiirin sonunu yazarken neler düşündüğümü de çok net hatırlıyorum. Şimdi anneme melek diyince, anneannem için de melek diyebileceğim gelmişti aklıma! ve sonra e hak geçmesin diyip babaanneme de melek demeye karar vermiştim... sonra ulan dedim esas babam melek ya bunlar ne ki!? .... sonra baktım işin sonu gelmeyecek, ve o muhteşem finali yazdım; toptan ailemiz melek...

Kardeşime yazdığım eserse, karışık duygulara rağmen onu ne çok sevdiğimi anlatmaktadır kanımca...

Devrancığım
Yaramızlıkta birinci,
Ama zekası üstün.
Şeytan gibi,
Ama çok severim.

Devran ağabeydir.
Mart ayında doğdu.
İki buçuk yaşında.
Bizim ailede Devran'ın değeri çok yaa.
Esvan Civano
1984

Bu şiirde de "ağabeydir" kısmı için nenemle kavga etmiştik.. nenem tutturdu o senin ağabeyin diye.. Ben diyorumki o benim kardeşim! (5 yaş var aramızda) yok anam nenem tutturdu olsun küçükte olsa o erkek, o senin ağabeyin.. öfleye pöfleye bir anlam veremesemde işte nenemi kırmamak için öyle yazmıştım...


Çok şiirim var anlayacağınız...

Finali en favori şizofren şiirimle kapatmak istiyorum...
fazla söze lüzum yok.


Biziz
Biziz, bizin,
Kime deriz.
Biz bir,
Laleyiz.
Esvan Civano
1984

Salı, Mayıs 19, 2009

show must go on...(fa)

sevgili okur, fantazi anlatım(fa) diye birşey icat ettim!

Orjinal hikaye nasilsa var, tıklayın, okuyun... eheh buyrun buda (fa) versiyonu:

Kısalığı, sıskalığı ve keskin ossuruğu ile yaşıtlarından hemen ayrılan Ezgi, ilkokul ikiye gitmektedir ve kendisi tam bir halay delisidir. "Tek başına olmaz!" uyarılarına kulak asmayıp tenefüslerde tek başına deliler gibi halay çekmekte, tey tey teeeyy diye eğlenmektedir.

Onun bu halay sevgisi önceleri garipsense de, sonradan dalga dalga bütün okula ve mahalleye yayılmıştır... Mahalledeki tüm cocuklar ip atlamayı, yakar top oynamayı ve futbolu bırakmış, kendilerini halaya vermiştir. Mahallenin kadınları altın günlerinde buluşup halay çekmekte, mahallenin gençleri ise karşı mahalledeki gençlerle sırasıyla halay çekerek atışmaktadır..

İşte bu atmosfer, halay yarışmalarını da vazgeçilmez yapmıştır. İlköğretim okulları arasında düzenlenen yarışmaya Ezgican ve okuldaki en yetenekli çocuklar seçilmiştir. Rocky gibi günlerce, aylarca hatta yıllarca bu yarışmaya hazırlanan ekip sonunda gösteriye hazırdır.

Ancak o kadar uzun süre hazırlanmışlardır ki farketmeden ilkokulu ve hatta ortaokulu bitirmişlerdir. Bu yüzdende yarışmaya katılamamışlardır.

-son-

buna da orjinal hikayedekinden farklı bir son yaptım...
;) fa'da herşey mümkünss...

show must go on...

Benim kankanın bir arkadaşı, 80'lerde icat edilen "show must go on" önermesine zannımca en anlamlı desteği vermiştir. Kendisinin bilgisi dahilinde anlatmadığımdan temayı bozmadan hikayeleştirip, olaya biraz hayalet süsü vereceğim...

Cılızlığı ve kısalığı ile hemen yaşıtlarından sıyrılan ama dev sempatik bu kızımız henüz ilkokuldadır ve o zamanların en populer aktivitesi olan folklöre, o da diğer arkadaşları gibi kaydolmuştur...

Haftalar süren çalışmalar sonucunda ekip gösteriye hazır duruma gelir. Bu dersler esnasında elbette çok önemli bir şey daha öğrenilmiştir, o da şudur; olurda halay çekerken, eşarbını, efendime söyliyim işte fesini felan düşürürsen, kattiyen durmayacaksın, gösteriye devam edeceksin...

"show must go on" felsefesini çok iyi sindiren ekip artık gösteriye resmen hazırdır!

Gösteri günü gelir çatar ve sahneden bizimkileri çağıran anons duyulur... Başlar davul zurna, bizim ekipte başlar teppidi teppidi halayını çekmeye... Tabi veliler nasıl mutlu, nasıl mağrur duruyorlar belli değil, gururdan patlayabilirler.

efendim işte şov devam ederken ederken, havada bir gerginlik sezilir, böyle veliler arasında bir kıpraşmalar, bir haller felan... Tabi bizim hobbitler bu durumdan habersiz (malum parlak sahne ışıkları) halaylarını çekmeye devam etmektelerdir... teppidi teppidi, tey tey teeey!

Derken çizgi halinde çekilen halay, sonraki figür gereği içe doğru daire olacaktır. ancak halay başının daireyi yapmasıyla puhaaahaaa diye gülme krizine tutulması bir olur! tam bir fiyasko!? Tabi bu gülme durumu tüm halaya dalga dalga yayılır... halay dağılır... hepsi kikirdemektedir. Zurnacı amca da gülmeye başlayınca pek komik bir ses çıkar ve müzik durur. Bu esnada iyi kalpli bir öğretmen can havliyle kendisini sahneye atar ve bizim kızın düşen(!) şalvarını tekrar beline çeker.

Ahh sormayın sevgili okur, işte minnacık çocuk, nasıl benimsemişse felsefeyi, düşen şalvara inat halaya devam etmiştir! Altından çıkan kırmızı külotlu çoraba mı, adım atmasını zorlaştıran o düşen şalvara mı yoksa show must go on felsefesinden nasibini almayan ciwelek ekip arkadaşlarına mı isyan edelim, hiiiç bilemiyorum...

Cuma, Mayıs 15, 2009

değişim sorunsalı ve fırsatları

4 sene önce Ankara'dan İstanbul'a taşınırken nasıl bir maceraya atıldığımı ben nerden bileyim... Yeni bir şehre, eve, insanlara ve elbette trafiğe alışmam gerekecekti.... Ankara'nın kolaylığını ister istemez yeni hayatımla karşılaştırmaktaydım; off yeni hayatım çok zordu...

İlk öğrendiğim yararlı bilgilerden biri :) evimden nasıl taxime gideceğimdi... İşyerinde bir arkadaş sağolsun çizerek öyle krokili felan nefis anlattı... Anacım cmt sabah trafik az olur diyip, elimizde o krokiylen, co-pilot Nihanımla düşmüştük yollara... o krokiyi hatırlayınca bugün bile yüzümde bir tebessüm, egomda ise buruk bir tad oluşuyor..

ben istanbulla böyle boğuşup, onun huyunu suyunu, eşref saatini öğrenmeye çalışırken, ankara giderek silindi. derken ankara'yı artık özlememeye başladım! ankarayı özlememek ise beni garip bir şekilde hüzünlendiriyordu; yani 11 senem geçmişti, hiç olmazsa bu yüzden boynumun borcu değil miydi onu özlemek? sanki hatırasına yeterince sahip çıkamıyordum...

ankarayı özlememe sorunsalım bir yana, değişimi yönetmek de ayrı bir sorunsaldı... meğer değişim, insanın bildiğini şaşırması, en başa dönmesi ve hayata yeniden öğrenci olması demekmiş.. aslında şimdi düşünüyorumda, birşeyi çok mu iyi bildiğinizi sanıyorsunuz, hemen o konuda bir değişime gidin. hani şu deyişte olduğu gibi "if you know what you are doing, you are not learning anything" - yani "ne yaptığını bildiğini düşünüyorsan, öğrenmeyi bırakmışsındır..." Tabi benim gibi yeni bir şeyler öğrenme manyağı değilseniz, boşverin unutun gitsin... değişim yıkıcı gelebilir, çünkü değişim eski hakimiyet alanınızdan geriye pek birşey bırakmıyor.

mesela değişim iş yerinde yaşanmışsa teknik konular görüşülürken hiçbirşey anlamıyor, devamlı soru sormak zorunda kalıyorsunuz.. alt yapıyı, ürünü, rakibi en baştan araştırıyorsunuz... hem işyerinde kim kimdir gibi ulvi soruların da cevaplarını bulmanız gerek...

değişim, eskiden bulunduğunuz yere özel bazı bilgileri de sizden alıyor ve işlevsiz kılıyor.. örneğin ankarada hep gittiğiniz diş doktorunuzun, arjantin caddesinde en iyi brownie yapan cafe'nin veya perşembe geceleri manhattanda çıkan grubun artık bir hükmü kalmıyor istanbulda...

bazı bilgiler siline dursun, deneyimler allahtan hep sizinle kalıyor ve hep kullanışlılar... deneyimler, yaşlanmanın da zaten en keyifli yanı... deneyimlerinizi, değerlerinizi, özetle sizi siz yapan herşeyi gittiğiniz yeni yerlere taşıyabiliyorsunuz... onlar görünmez bir bavulda sizinle seyehat ediyor.

komfor alanına çok alışmak insanı tembelleştirir mi, egosunu mu şişirir, yoksa iyi kontrol edildiğinde oldukça bilgin ve de olgun mu yapar, yeterince yaşlanınca değişime gerek duyulmaz mı gibi gibi soruların cevapları çok kişisel... ama değişimin bizi bazı egzersizlere zorladığı aşikar; öğrencilik, soru sorma, arkadaş edinme gibi...

Aslında bu sıkıcı blogumda özetle konuyu şuraya bağlamak niyetindeydim:
değişim yolculuğunuzda edindiğiniz tek bir dost bile tüm bu zahmete değebiliyor...

s1 bu yazıyı yazarken en son dave matthews band'den captain'ı dinlemekteydi...
http://fizy.com/s/150am3

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

şizofren uyumama sesleri

uyumam lazim...
uyumak değil kendimle takılmak istiyorum.
e yok tadını kaçırdın ama...
kaçırırım tabi kendimi çok özlemişim...
bir sevgilinin veya işinin olması kendinle zaman geçiremeyeceğin anlamına gelmez!
sallama yaaa... sevgilin varken ne üretebildin? kaç kitap okuyabildin? adam gibi müzik bile dinleyemedin. ayrıca sorarım, gününün toplamda 10 saatini ne için geçiriyorsun?
ay tamam o ulvi konulara giremiycem... ayrıca ekmek parası işte... hem sen uyuyacak mısın?
:( off...

çok param olsa mesela ve işe gitmesem ben ...
soru: günümü bu kadar etkin kullanabilir miydim?
cevap yok.
:( off...

ruhumu disipline etmek çok kolay
ruhumu disipline etmek çok zor
iki uçta salınıp duruyorum, ortalama yok, aksine standart bir sapma durumundayım...
çünkü biraz delisin

her gün biraz ölüp, biraz yaşamak çok normal, hep mutlu olamamak gibi...
uyurken peki ölmüş mü oluyorum?
hayır zihnin üretimine devam ediyor...
farkında olmadığın duygular sana mı aittir?
sapıttın, uyumalısın.

ruhum özgürce salınsaydı acaba şimdi ne yapıyor olurdum?
uyuyacak mısın artık? uykunda özgürce salınırsın..
aman çok komik! ossuruktan teyyare!
iki salınma lafı ettik hemen cıvıttın, bayılırsın zaten ossuruklu espriklere
:( off...
tamam hadi gel barışalım..
üstüme gelme! uyuyacam zaten birazdan.. moralim bozuk.
birazdan? lan kitap okuma artik bi uyu bi insan ol...
dünde okumadım ama..
amaaaan iyi geceler.

Pazartesi, Mayıs 11, 2009

ah çeşme, vah çeşme...

İskenderun'da okuduğum ilkokulun bahçesinde kocaman, mermerden bir çeşme vardı. Tenefüslerde susayınca bu çeşmeye gider, avcumuzu musluğa dayayıp bir güzel su içerdik... Günlük rutindi yani öyle enteresan birşey değil. Eliniz çok tozlu veya pisse (çocukken bazen eliniz pis olabilirdi) imdada akordiyon bardaklar yetişirdi...

Sonra ben dahada küçükken (okul öncesi Sivas'tayken) eve gayet uzak bir çeşme vardı. Çocukken yasaklar çevrelerdi hayatı; mesela güneş batmadan evde olunur, balkonda yenilen kirazların çekirdekleri karşı komşunun balkonuna atılmazdı... çok kızdırsalarda diğer çocuklar dövülmemeliydi... sonra işte bir de o çeşme vardı. O çeşmeye gitmek yasaktı! Ben tabi hergün oradayım... :)

Bu çeşme ayrıca çocukluğumun diğer çeşmelerinden biraz daha farklıydı... Bir kere musluğu yoktu, su hep akardı... Ayrıca yanından sarkan zincirli demirden bir tası vardı... isteyen onu bardak gibi kullanarak su içebilirdi. Demirbaş tas pek hijyenik bir uygulama olmasada :) bu çeşmeye gelip o tastan su içmenin keyfine doyamazdım......

Çocukluğumu şöyle bir düşündüğümde; çeşme günlük hayatın bir parçasıydı... Şimdiyse çocukluğumun diğer unsurları gibi kayboldular işte...

Bugün beşiktaş vapur iskelesinin oralarda yürürken, bir anda bir çeşmeye rastladım... Çok şaşırdım... hatta "aaaaa, çeşmeee!!" deyivermişim :) Sonrada mutlu bir tebessümle ona doğru yaklaştım... Şaşkınlıktan su içmeyide akıl edemedim, yalandan ellerimi yıkamakla yetindim (kabaran saçlarımı ıslattım bide ahaha bilirsiniz...)

Aslında şimdi anlıyorum; o an çeşmeyi içimdeki çocuk tanımıştı, benimse anlamak için eve gelip bu yazıyı yazmam gerekecekti........

Not:
Evet, inanmicaksiniz ama küçükken saçlarım aşağıdaki gibi düzdü...
Kendisi giderek kabardı...
ve bugunku formuna(!) kavuştu...









Pazar, Mayıs 03, 2009

görücü usulü ev-lenmek

Taşınma işlerini tamamladım; yakın çevrem bilir, bu aralar evimi anadoludan avrupa yakasına taşımakla meşguldum...

Bu işi istanbul'a 1 adım daha yaklaşmak, onu yaşamak gibi görünce semt listeside kendiliğinden oluştu. Sonra araştırdıkça farkettik ki bu semtlerde evler denize/boğaza yaklaştıkça kötüleşiyor ve fiyatlarıda linear değil exponential (bi newi löp löp) artıyordu. Uzuuuuun yıllar Ankara'da yaşamış biri olarak denizi görme görgüsüzlüğüme bir de herhangi bir evde olması beklenen kriterleri ekleyince, benim deniz gören otoparklı bir yalıda yaşamam gerektiğine karar verdik :)) Şimdilik onların kiraları çok pahalı olduğundan, araştırmamızı başka açılardan genişletmek en iyisiydi...

Neyse sevgili okur, sonunda ev bulundu, taşındık ve başladık koli açmaya... Meğer evim çöp evmişte benim haberim yokmuş; kolilerce kağıt çıktı... Ayrıca giymediğim nice kıyafetlerimi de ihtiyacı olanlara yönlendirmeyi başardım. Sanırım 5 senede bir taşınmak gerek (eğer ruhunuz benimki gibi biriktirmeciyse).

Küçükken eminim herkes en az bir koleksiyon yapmıştır; benim ilk anda hatırladığım koleksiyonlarım: peçete, silgi, pul, taş. Sonuncusu biraz garip harbi... Şöyleki sokakta gezerken, hoşunuza giden(?!) taşları alıp eve getirerek hızlıca bu koleksiyona başlamak mümkün... Hatırlıyorumda bu taş koleksiyonundan sonra evde kıyamet kopmuştu.. kihkih.... benim oda taşlarla dolup taştı... odamda bir duvarın önü silme taş doldu :) .... ve annem bir gün (taşınma değil standart) bir delilik anında bu taşları bir güzel attı! Evet, evet attı! Ben önce kıyamet kopartsamda, vay anam öldüm bittim tadında kafamı sağa sola yatır yapıp ağladıysamda, odamı kaplayan o taşlardan kurtulduğum için sonradan rahatladığımı hatırlıyorum... işte şimdide öyle bir rahatlama var bende. Ev bir güzel elden geçti... :)

Hatta bugun itibariyle açılmayan koli adetim: sıfır! Bana kalsa ben o son kitap kolimi en az 1 ay felan açmazdım... ama işte annemin sayesinde o da açıldı.. ve tüm işler tamamlandı. Hal böyle olunca babamdan sonra dünde annemi ankaraya yolcu ettim ve o canavarla başbaşa kaldım!

Annemi geçirip, eve dönüşümü uzatmak istercesine tansaş'a uğradım. Elden geldiğince oyalanarak alışverişi tamamladım ama yinede çaresiz evin yolunu tuttum... Anahtarımla kapıyı açıp, eve ilk girdiğimde şunu hissettim; sanki görücü usulü evlendirilmişimde, herkes ve tüm kalabalık gitmiş, bende o tanımadığım adamla başbaşa kalmışım gibi... öyle çaresiz, yabancı, gergin...

:)) şimdilik evle ilgili plan şu: nasılsa zamanla alışırım, alıştıkçada daha çok severim diyorum... allahtan kendiside çok sevilesi! zaten şu balkonda 1 ay çekirdek (hatta karpuz çekirdeği) çitliyim :P hiçbirşeyim kalmaz kehkeh.... (bi de rakı balık yapılsın, arkadaşlarla bi king çevirelim, prison break tüm sezonları izleyelim, burda buluşup istiklale akılsın, bizimkiler gelsin ailecenek bir pazar kahvaltısı yapalım, patatesli yumurta yiyelim, balkonda penguen/uykusuz okuyayım ve kikirdeyip kardeşimle paylaşayım, sonra bugun bjk fb yi yensin :P ay yok bu liste uzar gider... yani benim herhalükarda hiçbirşeyim kalmayacak orası kesinleşti...)

Eheh, boğazda otoparklı (kritere bak! full akbil gibi kahkah) bir yalı artık sonraki 5 yılın planı...
ismide hazır: s1 sultan yalısı... ;)
haydin cheers,

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

makul özgürlük...

1 mayis'ta istanbul valiliği'nin "miting yapamazsiniz ama makul bir katılım ile anma töreni yapabilirsiniz" açıklaması üzerine makul bir kalabalık, taxim'de bir anma töreni yaptı.

Makul rakamında anlaşmanın zorluğu bir yana dursun; kimlerin makul kalabalık içerisinde yer alıp alamayacağını yönetmek kolay olmadı. Makule dahil olmadığını nedense(!) anlayamayan yüzlerce kişi korteje katılmak isteyince olanlar oldu... Polis "makul" ölçüde dayakla cevap verdi. Bu esnada Istanbul'un çeşitli semtlerinde göstericiler, maskeli eylemciler, ordan geçen halk, kendini makul kalabalıkta sanıp korteje katılmak isteyen halk ve hepsi birbine karıştı... İşte böylece 1 Mayıs, 31 yıl sonra Taksim meydanında barış içerisinde, arka sokaklarda ise çatışmalar eşliğinde kutlandı.

Herşeye rağmen gerçekleştirilen hüzünlü anma töreni ve 1 Mayıs'ın coşkuyla ve taksim'de kutlanması çok anlamlıydı. Hiçte makul olmayan bir şekilde mutlu oldum, umarım bir sorun çıkmaz...


Related Posts with Thumbnails

en çok okunan top10 şaheser