sıkıcı denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sıkıcı denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 16, 2010

hayatın gurmeleri

Birşeyi tutkulu bir şekilde önemsemek gerçekten nasıl bir his?

Ressam, yazar, mucit, gitarist, besteci, tiyatrocu farketmez, ben ne zaman hayatını tutkuyla birşey yapmaya adamış birini görsem özeniyorum. Sanki evren herkese özel birşey sunmuşta, onlar bunu farkedebilmiş azınlık; onlar hayatın tadını çıkartan özel gurmeler…

Perşembe, Mart 18, 2010

birini sevmeye nerden başlanırdı…

Sahi nerden başlanırdı? Gözlerinden mi, yoksa kendine has esprilerinden mi? Hatırlayamıyorum… Birini sevmek karara tabi miydi peki? Çok emek ister miydi sahi?

Bir anda olup bitse keşke…
Uyansam ve kendimi aşka batmış bulsam. Pembeye kesmiş yanaklarımla gülümseyerek güneşlensem. Kıvır kıvır saçlarımdan şehvet fışkırsa. Kalbim görev icabı değil mutluluktan atsa… Ama öyle olmuyor. Hemen olmuyor. Bunun yerine, bilmediğim bir ormanda, yalın ayak ve çatlamış dudaklarımla, sonunu ve yönümü bilmeden bir yürüyüşe koyuluyorum…

Çarşamba, Şubat 24, 2010

düzenBaz

The_Thinking_Tree_by_gilad

Askerde hani düzeni korumak için insanlara saçma sapan işler verilir ya… Acaba diyorum milyonlarca insanın mesken ettiği şehirlerde de ya düzeni korumanın tek yolu buysa!? Her gün aynı saatte kalkılmasa, işe gidilmese, “mühim” işler yapılmasa, belki de şehirde herkes azıtacak, feci bir kaos çıkacak…

Düşünüyorumda…
yani öyleyse eğer,
bu düzenin komutanları kimdir hocam?
ve biz ömrümüzün en güzel yıllarını
bozuk para gibi dirlik düzene harcarken,
sahi emekliliğe şafak kaç?

Cuma, Şubat 05, 2010

mola!

Kalabalık da olsa ev veya çatlasan da yalnızlıktan,
kalbinde pır pır eden bir kuş, belki katran karası bir hüzün de olsa,
dinleyeceksin kardeşim kendini! ihmal etmeyeceksin.
Dışlayacaksın gerekirse tüm dünyayı, rüzgarı, güneşi ve çekileceksin içine…
Düşünmeden geçen her günün akla zarar olduğunu ilk sen bileceksin!
Üretmediğinde dönüştüğün o insanı hatırlayacak ve gerektiğinde “mola!” diyeceksin…
Hatta günlük rutinle dalga geçer gibi; “her gün” sen alacaksın o molayı! kimse vermeyecek.
Belki her gün 15 dakika, belki kesintisiz 1 yıl…
ama gerektiğinde mola demeyi bileceksin,
basit bir mola…

Lonely_by_PomadMan

Cumartesi, Ocak 16, 2010

sabah sabah le-manyak bir zihin!

Bu sabah uyandığımda hiç kullanmadığım bazı kelimeler için üzüldüm; fıkırdamak, kıkırdamak, menevişlemek… gibi. Bu duygu, esas Yaşar Kemal okuyanda göklere ulaşır ya neyse.

Bir de yöresel bazı kelimeler var kullanmayı unuttuğum; sakil, mavra… gibi. Ben eskiden misal mavrayı ne çok kullanırdım yahu…

Bir de benim uydurduğum (veya başkalarının uydurduğu ama benim bilinçsizce kullandığım) bazı kelimeler var. Bunlar için de üzüldüm; ponçik, sıçmık… gibi. Mesela ponçik, basenleri sağlı sollu işgal etmiş etlere denir. Adı gereği sevimli bir havası vardır. “Kilo versen çok güzel kız olursun” diye tabir ettiğimiz kızlarda çokca rastlanır. Diğer yandan sıçmık, gücünü “kusmuk” tan alır ve kıvam olarak da, yeryüzüne çıkışı bakımından da benzerlikler gösterir…

Daha nice kelime Türkçe’de hak ettiği yere kavuşamamış, gün yüzü görmemiş, cümle içinde dahi kullanılmamıştır… :(




L-Manyak - 1999 Eylül Kapak Güzeli Mona Rıza

Çarşamba, Aralık 02, 2009

bölünme denklemi

Sanki ikiye bölünmüş kafam ve enerjim.
Gerçektende gece ve gündüz gibi ikiye bölünmüş haldeyim…

“Günün ilk yarısında para kazanıp, kalan kısmında nefsimi eğlendirmek…”   işte benim denklemim..!

Gündüzleri uyutuyorum içimdeki çocuğu, renkli kalemlerimi, zihnime akan şiirleri, isteklerimi… Tek ayak üstünde bekletiyorum kafam çok atarsa!

Zaten dinlediğim yok hiçbirini; ben gündüzleri işe dalıyorum, saati unutuyorum…

Sonra günün diğer yarısı başlıyor; eve geliyorum…

Çocuk uyanıyor ve gözlerini ovuşturup bana gülümsüyor. O gülümseyince bazen hüzünleniyorum…

Yine de her seferinde gülüşüyle aydınlanıyor etraf. Ve bir tek ben görüyorum gökyüzünün siyaha vedasını ve berrak mavi başlayan cıvıltısını…

Para ile olan ilişkimi sorguluyorum…Ne için yaşıyoruz? Enerjim yetmiyor, yorgun düşüyorum.
Derken günün en narin anı gerçekleşiyor; tan ağarıyor. Artık ne gece, ne gündüz… O narin geçiş anında biraz olsun uyumak istiyorum. Herşeyi böylece bırakıp uyumak…

 

Redd - Tamam Böyle Kalsın
Nereden bakarsan bak hiçbir şey değişmez
Kötü bir roman gibi hikaye bir türlü gelişmez
Nasıl biliyorsan bil şartlamış bizi hayat
Bazen taze hissedersin bazen bayat
Sorgularken kendini uykudan hemen önce
Gücünü almıştır dünya parayı keşfedince

Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın…

Neye inanırsan inan hepsi bilmece
Çözmeyi unuturlar sıra sana gelince
Biri yapmış bir resim ona benzeyeceksin
Çizgilerden taşarsan pek sevilmezsin
Kahveyi bile saat yönünde karıştırırken
Kravatını düzeltirsin emrini yudumlarken

Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın…

Pazar, Kasım 15, 2009

delirmek ya da delirmemek… işte bütün mesele bu!

Dünyanın tüm vaktine sahip olmak ve düşünmek insanı cidden delirtebilir. Bu yüzden bence ortak akıl zihnin uyuşmasını ister…

Zihni uyuşturan aktivitelerse çok… En populeri TV izlemek! Eve gelir gelmez aptal kutusunu aç, bütün gece karşısında otur, ee ne oldu? TV’den uyuşan akıl deliremedi… Anne-baba olmak da benzer bir uğraş; yine içindeyken deliremezsin. Çünkü anne/baba olmak kahraman olmak gibidir ve kahramanlar asla ağlamaz veya delirmezler… Delirmek lüksdür zaten; tutkulu bir seks gibi lüks…


Zihni uyuşturan tüm bu aktivitelere %100 takılmak veya tamamen delirmek sorun değil. Bence gerçek sorun arada kalmak! Çünkü arada kalan ruh, çoraptan çıkan kaçak parmak gibi... Hem içinde, hem dışında olmak ister. Hem düzeni arzular, hem de ruhu muhaliftir. Ruhu defolu, defosu deliliktir… Çoğu arada kalan ruh şunu da iyi bilir; tümdende delirmeye cesareti yoktur… Hal böyle olunca canlarım, part time deliliktir arada kalanların gerçek mesleği. Yarı akıllı, yarı deli, yuvarlanıp gitmek bu hayatta…



MFÖ’den “bazen” dinliyorum ve elimde olmadan böyle sıkıcı şeyler düşünüyorum… siz yapmayın…


Bazen
Güneş doğar
Güneş batar
Ama insan uyumaz bazen
Düşünür
Geceler kısa
Çabuk geçer
Ama insan uyumaz bazen
Düşünür
Deniz masmavidir ne güzel
Ama insanlar görmez bazen
Şiirler şarkılar masallar
Ama insanlar duymaz bazen
Üzme kendini
Ümitsiz gibi
Sevenin var bak
Ne güzel

Çarşamba, Kasım 11, 2009

hobilerle evlenmek

Aynı hobiyle insan bir ömür boyu devam edebilir mi? Bakıyorum bazı arkadaşlarım çok tutarlı; örneğin birlikte başladık ama dalış onların halen hayatlarının bir parçası…Bense 5 yıldır dalmıyorum. Dalışın yeri ayrı olsa da artık yapasım yok… Onlara rastlayınca düşünmeden edemiyorum; bir hobi insana “ahhaa! hayatımın hobisini buldum, ölene kadar bunu yapacağım, çok mesudum..” felan dedirtebilir mi? Yani insan bir nevi hobisiyle de evlenebilir mi?

Yeni hobilerime yelken açalı çok oldu… Bu sefer en çokta çocukluğuma ait hobilere döndüğümü farkediyorum. Ne diyeyim bir ömür sürer inşallah ;) kehkeh

Nottiri hanzo: Madem çocukluğa döndük, ahanda Seyyal Taner’den Naciye sizeee! Ben küçükken hastasıydım bu şarkının, duyunca dayanamaz, kalkıp oynardım ::)

Pazartesi, Kasım 09, 2009

şovenist masturbasyonlarınız yetti ama aaa!

Peace_by_STUPIDxochi Yazmazsam çatlayacağım! Son günlerde çeşitli söylemlerle doğuluları, kürtleri, ermenileri vs. aşağılayan, barış ve kardeşlik türküleri yaymak yerine faşizm çığırtkanlığı yapan herkese acaaaaaaaaaayip kılım. Hatta meraktayım; az gelişmiş bu zihinlerin kutuplaşma merakı nereden geliyor? Buram buram ırkçılık kokan bu şovenist mastürbasyondan nasıl zewk alınabiliyor? Hangi yüzyılda yaşıyor bu insancıklar?

Geçtiğimiz yüzyılı Mehmed Uzun, “Nar Çiçekleri” isimli Çok Kültürlülük üzerine yazdığı denemesinde şöyle değerlendirmişti:

“Şu yüzyılın bize, insanlığa armağan ettiği şeylere bakın; iki dünya savaşı, sayılamayacak kadar çok -diğer halk, kültür ve gruplara karşı savaşların neden olduğu- açlık, kıtlık, sürgün, göç, pogrom, Auschwitz, Hiroşima, Nagazaki, Sibirya, Lubyinka, Halepçe ve daha neler neler… Sanki dünya, dünya değil bir ölüm tarlası, ölüm üreten, ölüm saçan bir makina…
***
Hala cayırdayarak yanan bu kanlı yüzyılın bitmesine beş yıl kaldı. 2000’li yıllar kapıda. Yüzlerce müsibete rağmen hiçbir ders çıkarılmamış gibi milliyetçilik, etnik temizleme, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık sürüp gidiyor. Irak’ta kanlı bir diktatör tüm bir şehrin üstüne saldığı zehirli gazlarıyla 5000 Kürdü, tüm bir şehrin sankinlerini katlediyor. Almanya’da ırkçıların tutuşturduğu evlerde Türk aileleri diri diri yakılıyor. Yine ırkçılar dünyanın her yanında Musevi mezarlarını ve sinegoglarını yakıp yıkıyor, katledilmiş Musevilerin bir mezara bile sahip olmasına tahammül edilmiyor. İsveç’te ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde yabancı düşmanları camileri, göçmen derneklerini, lokallerini bombalıyor. Fransa ve İngiltere’de ırkçılar bir zamanlar Fransa ve İngiltere kolonileri olan Magrip ülkelerinden ve Hindistan, Pakistan, Uzak-Doğu’dan gelen göçmenleri toplumdan dışlamak için herşeyi yapıyor. Bosna’da Müslüman Boşnak köyleri tümden boşaltılıyor, sakinleri toplama kamplarına dolduruluyor, Avrupa’nın en önemli çokkültürlü merkezlerinden biri olan Saray Bosna durmadan bombalanıyor, ekmek kuyruğunda bekleyen halk bombalarla katlediliyor. Türkiye’de hiçbir kültürel hakka sahip olmayan Kürtlerin, isimleri çoktan türkçeleştirilmiş 2000 civarında köyü topyekun boşaltılıyor, ormanlar yakılıyor. Çok renkli bir mozaiğe sahip Lübnan’da dini ve etnik gruplar birbirine düşman hale getiriliyor. Doğu Avrupa, Baltık ülkeleri, Kafkaslar, Asya, Orta-Doğu, Afrika, Uzak-Doğu, Tibet, Çin, Latin Amerika, ABD… her yerde milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığının tutuşturulduğu alevler, gökleri saran dumanlar. Ve timsah gözyaşları. Rusya’nın Sırplar için, Türkiye’nin Boşnaklar için, İran’ın Azeriler için, Irak’ın Filistinliler için, Fransa ve İngiltere’nin çeşitli ülkelerdeki Hıristiyan azınlıklar için, daha başka ülkelerin de “biz” kategorisinde gördüğü başka gruplar için döktüğü timsah gözyaşları. Kapısının önü kir, pas ve tozdan geçilmeyen kötü ev sahibinin komşularının kiri ve pası için kopardığı kıyamet. Normal hale getirilmiş bir ikiyüzlülük, riyakarlık ve yalan. Kanla birlikte dalga dalga genişleyen ve herşeyi boğan yalan.”

Peki bu yüzyıldan umutlu muyuz..?

İşte benim umudumu en çok şu kırıyor; okumuyoruz ama ne çok konuşuyoruz… Eminim yukarıdaki bir paragrafcık yazıyı bile üşenip okumuyoruz. Bırakınız son 100 yılı, yakın geçmişimizi dahi bilmiyoruz ve bundan da utanmıyoruz. Bu yüzyılı da böylece heba ediyoruz. Hiçbir bilimselliğe, veriye dayanmayan, insanlığa sığmayan laflar edip, “diğer”imizin haysiyetiyle oynuyoruz.

Biz-Onlar çıkmazında kendi “biz” ine kafayı takmış ve onların “biz” ini tehdit sayan herkesin durup biraz düşünmesi gerekmiyor mu..?

Mehmed Uzun’un aynı eserinden bir alıntı daha yaparak konuyu kapatıyorum. Sorumun cevabına gelince; “insan”ın olduğu her yerde umut da yeşermez mi?

  • “İnsani, kültürel diyalog;
  • etnik, kimlik ve kültürel hakların sonuna kadar serbestliği, sonuna kadar kullanılması;
    bölünme, bölücülük değil, yerelliği koruyarak, farklılığı teşvik ederek, renklendirici işlevini görerek, harcı eşitlik ve özgürlük olan daha üst, daha güzel, daha renkli birlikler;
  • etnik aidiyetle değil, yasal ve demokratik vatandaşlık bağlarıyla oluşturulmuş bir eşitlik;
  • diller, kültürler, dinler ve gelenekler arasında, herbirinin farklı mantığını, üslubunu, tarzını koruyarak, edebiyat, sanat, müzik, kültürel ortaklık, tarihsel bağlarla kurulmuş sağlam köprüler;
  • başkalarının da onurunu, haysiyetini, geleceğini, dilini, kültürünü hesap ederek, onların bir tehdit unusuru değil zenginleştirici bir canlı varlık olduğunu bilerek, insanlığın ve doğanın o müthiş uyumuna saygı göstererek kendi “bizimizi” düşünmek.

Yani sadece insan olmak, başka hiçbir şey değil.”

Perşembe, Kasım 05, 2009

hayal-perest

retro_by_Alraunie Ortaokuldayken odama çekilip saatlerce müzik dinlerdim. Boş geçen bir zaman değildi bu benim için. Aksine herşeyimdi. Müziğime kavuştuğumda dünyanın da hakimiydim. Yatağıma uzanır, saatlerce hayal kurardım. Tavana bakardım, duvarlardaki posterlere bakardım. Bazen de gözlerimi kapatırdım; böylece hem müziği, hem hayallerimi daha iyi duyardım.

Dedim ya hayallerim vardı benim ve açıklanamaz bir enerjim. Coşkuluydum. Henüz yolun başındaydım. Yaşam, bütün cazibesiyle önümde serilmiş yatıyordu ve ben gidip ona sahip olacaktım. O bana değil! Yaşamak denilen işle gerçekten ilgiliydim. Tutkulu ve cesaretliydim. Daha 18 olacaktım. Daha neler, neler olacaktım. Gözlerimi kapatmam yeterdi…

32 yaşımda ise yaşam, artık bana sunulan bir gizem değilde, maskesi düşmüş bir şarlatan, fazla hızlı çözdüğüm bir matematik sorusu gibi... Geçebileceğim bir sonraki soru yok sanki. Hayatta fazla ileri gitmişim gibi. Öyle ki gözlerimi kapatmama rağmen hayal kuramayacak kadar ileri gitmişim…

dream on dinleyin biraz iyi gelir…

Cuma, Ekim 23, 2009

menemen vs. omlet

Cevap: menemen
Boşuna omlet homlet diyip, bana o mantıkısızı savunmayın! Köklerinize dönün, önce kendinizi sevin, arkasından menemen gelecektir… bir kere menemen sevmek, ananızı-bacınızı, bubanızı-gardaşınızı daha çok sevmektir... Ekmeğinizi çekinmeden banın menemene, parmaklarınızın ona dokunmasından korkmayın… Dünyanın en güzel menemeni Alaçatı’da yapılır. Ona, beyaz peynir, lezzet fışkıran domatesler, çıtır biberler ve daha kimler kimler eşlik eder……………

_Enjoy_your_breakfast__by_nocturnalMoTH

Kral Homlet ve Emekçi Menemen arasında bu tip kapışmalar yaşana dursun biz gel gelelim Sir Rafadan’a… Olaylar karşısında bazen çok katı, bazen de biraz cıvık olduğu doğrudur. Ama bu Sir Rafadan varya aslında yavşak yımırtanın önde gidenidir! Kendisini hiç sevmediğim gibi olurda bir gün görürsem çatalla şişleyeceğim zihnime ulaşan diğer bilgiler arasındadır.

Salı, Ekim 13, 2009

değişime gebe olanlar usulca ossursun

32 yaşındayım, leman artık yok ama ben halen penguen/uykusuz okuyorum. Giyim tarzım peki? Pek değişen birşey yok gibi; kot üstüne siyah herşeyi güzel bulabiliyorum. Peki ben genç ruhlu muyum? Yoksa gençlik yıllarına sıkışmış bir yetişkin mi? 32 yaşında bir “kadın” olmaktansa halen üniversitedeymiş gibi mi giyiniyorum? Hayatımızda bazen bir sonraki aşamaya geçmemek için ayak dirediğimiz oluyor mu? Giyim tarzımız ve seçimlerimiz bazen bir başkaldırış hatta inkar ritüeli mi? Peki zevklerimiz yolculuk boyunca değişti mi?

reality_6Geçenlerde Tim Gunn’s Guide to Stlye isimli bir reality show izliyorum. Şowun olayı şu: ünlü modacı Tim Gunn (top gunn desek daha yerinde olur ahaha), sıradan insanların gardıroblarını yeniliyor.

Bu seferki sıradan insan 45 yaşında bir kadın. Bu arada harbi rüküş bir kadın. Neyse işte teyzeyi alıp alışverişe çıkartıyorlar… Yaşına uygun kıyafetler denetiyorlar. Ama kadının seçimi değil tabi hiçbiri. O’na kalsa gençlerin reyonuna takılacak :)  Neyse abi, kadın denedikçe gerildi, gerildi ve bir patladı! başladı ağlamaya… bir elbise vardı üzerinde, kötüde değil. Ama aynada kendine bakıp, bakıp “bu ben değilim” diye ağladı!? Neyse kadını aldılar bir psikanaliste götürdüler. Derken olay anlaşıldı; kadın aslında bir anne ve eş olmuş, hatta 45 yaşına gelmiş ama halen 20’li yaşlarına saplantılı bir özlem duymakta… Özetle kadının geçmişine veda etmesi gerektiği ortaya çıktı (ve gardırobundaki o halen giymeye çalıştığı, eski gençlik kıyafetlerine de…).

Sonra işte kadının bu durumu beni düşünmeye sevk etti… Geçmişle görkemli bir vedalaşmaya gerek var mıydı cidden? Hem geçmişi hatırlamakla onun esiri olmak arasında çok fark vardı… peki bizler hangi kulvardaydık?Aslında düşününce biz istesekte-istemesekte değişime gebeyiz… Evet evet yanlış anlamadınız bu durumda ben de hamile oluyorum ekiki:) nerden mi biliyorum? hissediyorum çünkü yawrucak zihnimi tekmeliyor :))) ve bende böyle ne idüğü belirsiz sıkıcı şeyler yazıyorum…

Pazar, Ağustos 02, 2009

Uzaktan kumandalı olmalı perdeler…

80’lerde miyiz ayol? Çok banal bence halen gündüzleri perdeleri açıp, geceleri kapatmakla uğraşmamız...

Hayır daha önce ataşehirde yaşarken bu perde rutinimde hiç yoktu, ne kapatıyordum, ne açıyordum. şimdiyse bir perdedir gidiyor… bazı evlerin ne çok camı olabiliyor!

perde dediğin manuel değil otomatik olmalı, uzaktan kumandalı olmalı, sesime duyarlı olmalı. hatta ses tonumdan ne kadar açılacağını anlamalı! evim olsun, vallahi uzaktan kumandalı perdem olacak. ahanda buraya yazıyorum.

Not: Birde her istediğimde su getirecek veya efendim işte meyve soyup getirecek, pazar günleri ekmek-gaste alacak bir robot istiyorum. yalnız çok sessiz çalışmalı bu robot. öyle gıygıygıy ses yaparsa bozuşuruz…

Pazar, Haziran 28, 2009

oyunbozanlar

Universiteden mezun olalı 10 yıl olmuş, a dostlar! Geçenlerde gelen bir maille bunun farkına varmam güzel oldu... mail, çok sevdiğim bir arkadaşımdan geldi; bu bahaneyle hadi görüşelim diyor...


görüşmek iyi fikirde, ne mezunlar günüsü yaf diyor içimdeki ses... Her sene Haziran'da Odtü'de mezunlar günü kutlanıyor... Mezun olalı 10, 20, veya 30 sene geçmişse (bence çüş bağbında) birde madalya ile sizi onurlandırıyorlar. ben tabi once romans yapip ay negzeeel dedim... ama sonra içimdeki hanzonun uyanıp "ne madalyası lan?!" demesi bir oldu...

işte bu karışık duygularla tuttuk ankara'nın yolunu... bölüme doğru yürürken bir zamanlar neredeyse her gün buralardaydım diye düşündüm.. Baktım etrafa hiç değişmemişti... Ben de çok değişmemiştim. Aradan 1o yıl geçmişti. bölüme doğru yürüyordum... ama ark.larla değil bu sefer tek başıma.


Aslında düşününce yanımda eşim veya kucağımda bir çocuk ile yürümüyordum... Bir an üstüme başıma baktım; ayağımda converse, üstümde kıçımdan düşmek üzere olan bi kot, saçlar kabarık kıvırcık, yine bendim işte... kendimi sevdim o an sanmayın kederlendim. düşünmeye sevk etti bu yürüyüş beni.. hayatta ne yöne ve kimlerle yürüyordum?


Düşündüm sonrasında...
düşündüm...


10 yıldır aynı şeyleri yapmaktaydım. Halen gözüm rock n coke'ta.. Daha birkaç gün önce placebo konserindeydim. Halen penguen, uykusuz felan okuyorum. Ve işin garibi (mi normali mi bilemiyorum) bunları daha en az 10 sene daha yaparım abi gayet sıkılmam... da.... Peki bu işin sonu nereye varacak, yani bir 10 yıl daha geçecek ve sonra ne olacak...?


Kafamdaki şu sorulara engel olamadım:
Hadi 10 yıl daha bu şekilde yaşadım, ya sonra?
İnsan neden her zaman bir plana, hayatında bir şekilde aşamalara ihtiyaç duyar?
Peki benim planım ne?
Normal insanlar anne sonrada anneanne olurken ben ne olacam?
Anne/anneanne olmak mıdır aşama cidden?
Mesela bir gün hem yazar, hem eş olamaz mıyım?
Neden herkes gibi evlenip barklanmıyorum?


Bu şekilde bir 10 sene daha geçirirken, benim gibi ark.larımın sayısı azalacak ve takılmak için benim gibi manyakları nerden bulacam?


Easy going, enerjik, gerçekten kafa bir adam bulmak çok mu zor? Yani öyle bir adam ki tüm hayatımı onunla geçirmek isteyeceğim bir adam... ve kendimden de vazgeçmek zorunda kalmayacağım bir adam...?


Peki acaba insanlar bu hayatta sıkılmamak için mi çocuk yapıyor?
Yoksa çocuk yapınca benim gibi sıkılmaya vakitleri mi olmuyor?
Peki evlilik aşkı öldürüyorsa bu çocuklar hangi aşkın meyvesi?


İnsanın bu hayatta oyalanmak için kendisini birşeye adaması mı gerek?

Delirmemek ve bir şeye tutunmak için doğanın bir kuralı olmasın la bu çocuk olayı!?! Uyumak gibi! gizemli bir uyuşturucu mu aslında çocuk?!
Peki ben delirmemek için neye tutunacam; yazı yazmaya mı?

Çok yaşlanınca bakıma ihtiyaç duyarsam ne bok yiyecem?
Peki ben ölünce beni kim gömecek?


aslında şudur:
Yani hayat bir tiyatroysa, insanın eş, anne, çocuk, arkadaş, kardeş rollerini eşit dağıtıp hepsinden biraz oynaması değil midir sağlıklı olanı..? Ve kendisi rolu belkide roller arasında en mühimidir çünkü önce kendi olamayan, kendini tanımayan bir insan hiçbir rolden keyif alamaz...


Peki ya ben bu hayatta anne ve eş rollerini oynamazsam oyun bozulur muu ki...?

Eveeeeet!
şimdi anladım!
ben bir oyun bozanım... :P



s1 böyle saçmalarken placebo'dan devil in the detail dinlemekteydi - sizde dinleyin...
http://fizy.com/s/16lh4v

I've been wasting all my time
With the devil in the details
I got no energy to fight
He is a fucking Power mind
That devil in the details
He is fixing up to take a bite
I don't see the point in try
I've got the devil in the details
He's gonna teach me wrong from right
That fucking power mind
the devil in the details
I'm gonna dance with him tonight

All of my wrongs, no more wicked ways
Will come back to haunt me , come with me
For all of the songs i hope to write someday
Looks like the devil is here to stay

Let me take you for a ride with the
Devil in the details
We'll kiss and tremble with the light
Everything is fine with the devil in the details
We're gonna dance with Him tonight





Çarşamba, Haziran 24, 2009

birinden hoslanma sorunsali

çok güçlü bir aşk ile başlasın isterim hep ilişki...
ama ekşi sözlükteki "yok böyle bişii, zira var şöyle bişiii" oluveriyor her seferinde...

bırakın aşkı efendim ben azcık birinden hoşlansam, hemen en sıkıcı halime bürünüyorum. Mesela o program önersin diye bekliyorum... kendi programımı yapmıyorum, ona bir program da önermiyorum... dedim ya mal gibi beklemeye koyuluyorum.

Sonra game theory her seferinde beni içine çekiyor, engel olamıyorum. misal; adamı takmıyorum, o perwane. sonra perwane pır pır pır uzaklaşmaya başlayınca, beni pireler basıyor, pır pırım nerde oluyorum.. lan sanane nerdeyse nerdeee...

bir de işte geyik esprikler yapmaya bayılırım normalde. ilk zamanlarda bunları da yapamıyorum, bu da bünyemi geriyor... yani demek istediğim "kızlar ossurmaz" tadında sanal bir zerafet bekleniyor ya bazen... işte ben onu da veremiyorum, vermeyi deneyincede mutsuz oluyorum... onun yerine potur potur ossuruyorum :) değil tabii.. ama demek istediğim benim paketten daha samimi ve yer yer geyik başka birşeyler çıkıyor. bu pakette genelde etkili olmuyor...

ben bir de nedense işe yaramadığı halde halen "komik olursam etkilerim" diye düşünüyorum... misal ilkokul 4 teyken hayatımın tek aşkı diyebileceğim insanı etkilemek için erdal inönü taklidine başvurmuştum?!?! ve nedense?! bu taklit işe yaramamıştı... ne hazin bir son. (ama işte sonra ortaokulda ossuran erdal inönü taklidi yaptım, o tuttu... yürüdüm gittim ordan... değil tabi atıyorum ama anladınız sanırım, paket şu: dikkat geyik çıkabilir..)

sonra bazende sırf onunla olmak için normalde hiç gitmeyeceğim yerlere gidiyorum. veya hep gittiğim yerlere gitmiyorum...

birinden azcık bile hoşlanınca bir de aptallaşıyorum? o an duygularımı anlayamıyorum. ciddiyim. duygusal zeka bir anda sıfır oluyor. aslında bünyem error veriyor, yani hoşuma gitmeyen şeyleri o an bir yanım algılıyor; ya suratım asılıyor, ya bişey oluyor o an bana... ama tam olarak neyin buna yol açtığını bazen o anın içinde anlayamıyorum. ancak biraz zaman geçince anlayabiliyorum...

sonra herkes doğal ve tutarlı olsun istiyorum. neyse o olunsun.. ama illa durum bir karmaşıklaşıyor. enerjimi aptal saptal şeylere harcarken buluyorum.... sonra kızsal dürtülerle "lan acaba şifreli bir mesaj olmasın burda, ah-haa!" şeklinde keşiflere başlıyorum. leşş... sözüm ona şifre kırıp yayını net izleyecem. tıss...

anacım bir de nedense kitap okuyamıyorum (aptal aşıklıktan değil lan, bilmem öyle işte vakit kalmıyö.. bende bir anlam veremiyorum ama öyle oluyor)

sonra en fenası müzik dinleyemiyorum.. tek başıma yürütmekte olduğum müzik seanslarımı o kaplıyor.

sevgiliyle düzenli tv izlemekte bünyemi kemiriyor. tv yerine mesela müzik dinlemek istiyorum... tv yerine mesela dvd izlemek, dışarı çıkmak, veya kitap okumak, bazende boş boş oturmak felan istiyorum.

birini suçlamak için demiyorun bunca şeyi... ben böyle birine dönüşüyorum, onu diyorum.. onun ritmi ağır basıyor yani... sonra ama benim ruhum daralıyor. halbuki öylece salıvermek yerine ilişki içerisindeyken de kendimi gerçekleştirmeye devam etmem gerek...

ve son olarak bide ben hiç back-up lı gitmiyorum. biri varsa sadece o vardır yapıyorum. halbuki millet hep back-up lı bir cilve modunda..

birinden hoşlanma sorunsalı işte böylece uzayıp gider. o yüzdende siz siz olun birinden hoşlanmayın. kafadan aşık olun ki bunların hiçbirinden bahsedecek isteğiniz dahi olmasın. kıss kısss ;)

Perşembe, Haziran 04, 2009

üşengeç haller

ya insan bazen nasil da üşengeç oluyor allahım...

bu aralar mesela tuwalete gitmeye üşeniyom (ayıptır söylemesi...) insan sıçmaya üşenir mi çüşş dediğinizi duyar gibiyim... yani böyle bir duygu nerden musallat oldu ah hiç sormayın! geçen hafta penguen veya uykusuzda bir yazı okudum; sıçmak üzerine... detaylı olarak prosesi anlatmış adamlar ve hakkını verdiğinizde ne kadar da uzun, meşakkatli bir süreç olduğunu, ne çok iş yaptığınızı anlıyorsunuz. çok hak verdim ben o yazıya...

bir de çamaşır yıkamak tamam da; toplamasına çok üşeniyorum. Baktım demin kurumuşlar, toplamadım tabi, hemen üşendim. şimdi bugun perşembe, haftaya bugun kadın var... 1 hafta bekleseler tozlanırlar mı? kadın gelince ama ütüyü basınca, o tozlanmadan mütevellit oluşan mikroplar coss diye ölmez mi... ölür gibime geliyor...

her türlü faks işine çok üşeniyorum. biri benden birşeyi fakslamamı isterse bütün tadım kaçıyor...

oje sürmek tamamda çıkartmasına çok üşeniyom. git pamuğu al, asetonu damlat, çıkart felan filan... yetmedi, haaaydiii ikinci pamuk vakası...

iş yerinde olsun evde olsun su içmeye de üşeniyorum.. görünmez biri ben her istediğimde su getirse ben de kana kana su içsem ne güzel olur... Haydi diyelimki kalktım yerimden su içmeye gidiyorum artık, anam bu seferde aşılamaya çok üşeniyorum.. bu su sebilinden sırf soğuk alıncada çok soğuk oluyor, azcık (%10-15 gibi) sıcak suyu ekleyince namussuz nasılda tam içimlik oluyor! ama işte uzun iş..... o yüzden bazen tamamen soğuk su alıp yerime gidiyom, sonra ısınmasını bekliyom... içmeyi 1-2 saat unutursam, su tozlanmış gibime gelsede içiyorum o suyu... çünkü hem yazık suyu dökmek olmaz, hem de kalkıp su almak uzun iş. mikrop varsada mide asitlerime güveniyorum.

Dave Matthews Band yeni albüm çıkartmış. önce ciwelek gibi nasılda sewindim.. şimdiyse dinleyip, yeni şarkılarını öğrenmeye çok üşeniyorum. o yüzden eski albümlerini dinlemeye dewam ediyom...

saçımı taramaya da bazen üşeniyorum... (bazen derken kendime moral olsun diye... esasen her zaman üşeniyorum..) kıvırcık zaten canım, düz saç olsa taranır, ama kıvırcık saç taranmaz diyorum içimden... çünkü kıvırcık saçı tararsan kabarır ve buluta dönüşür... o yüzden meliha havalarinda geziniyorum... hele birisi saçların yok yok güzel diyince içimden taramadığıma nasılda seviniyorum off belli değil...

ama enerjiğim yanlış anlaşılmasın ahaha :) iş seçiyorum iş.. her işi beğenmiyorum.

kendimi sulamaya üşenirken misal balkondaki çiçeklerimi sulamaya hiç üşenmiyorum.

sonra kendime zeytinyağlı yemekler yapıyorum, ona da hiç üşenmiyorum bu aralar...

ha bir de erik kurulumuna (kendisini yıkamak ve tuz tabağı oluşumu) hiç üşenmiyorum... ayrıca artık tuz ayarında da mükemmelleştim. eskiden pel pel bir sürü sulanmış-kurumuş tuz kalırken, şimdi tam ayar yapıyorumm! anam erik bitiyo, tuzda bitiyo...

yazı yazmayada üşenmem bak... ahanda yazı yazı yazı

off çok susadım..

şimdide uyu, uyan, işe git... halbukisine uyu uyan, plaja git, yan gel yat demi.........


Duman I albumunden Yalan'ı dinliyorum, nefssss sizde dinleyin...
http://fizy.com/s/15vm8e

Pazar, Mayıs 24, 2009

güzel havalarda evde oturma sendromu

Kışın kötü havalarda oh oh oooohh diye popomuzu koltuğa yerleştirirken, şu güzel havalarda evde oturmak hep bir parça suçluluk yaratıyor... Evin keyfini çıkarmak şöyle dursun "looser mıyım la ben?" veya "yazık lan bana.." gibi hisler yabani ot gibi aklımızda bitmez mi? sanki dışardakiler deliler gibi eğleniyor... hıhh!

bazı fikirler bir zamanlar bir yerden kafamıza enjekte edilmiş işte... makbul bir bireyden beklenenler; üniversite bitirmek, işe girmek, evlenmek ve çoluk çoçuğa karışmak... ha bir de işte dediğim gibi güzel havalarda dışarı çıkmak! ahaha.. :)

tüm bunları doğru sırada yapmadığımızda dikkat çekeriz... örneğin çocuk yaptıktan sonra ikinci bir üniversite okumak şüpheleri üzerimize çekebilir... Zamanlama önemlidir ve herşeydir... Zaman bizi bazı hobilerden de men eder; bu yüzden 45 yaşında piyano kursuna gitmeyi istemek neredeyse aptallıktır(?)... Bazende zamanlama doğrudur ama pek populer olmayan bir hobiyi seçmek isteriz; ebru sanatı veya flüt çalmak gibi... misal ebru sanatıyla ilgilenmek isteyen bir gence, yemin ediyorum kankaları "top musun lan ahaha" felan deyiverir.... :)))

Efendim diyeceğim o kiii kalıplar hazır ve bu kalıplara uymayanlar azınlıktadır. Azınlıklarınsa kaderi yüzyıllardır aynı; dışlanmak, baskı görmek, kendinden / kültüründen olmak...

Ya bu baskı ile kendi formumuzu bozup kalıba gireceğiz, ya da içimizdeki isyankar çocuğu dinleyeceğiz...

Hem bir düşünün ne olacak sonunda? Hepimiz ölmeyecek miyiz? Keyif almaksızın, kalıplara mahkum bir hayatı yaşayıp sonrada ölmek........ daha hazin bir son düşünemiyorum...

veee bu güneşli pazar gününde lafı biraz daha uzatırsam daha sıkıcı bir blog düşünemiyorum....
haydin cheers...

Cuma, Mayıs 15, 2009

değişim sorunsalı ve fırsatları

4 sene önce Ankara'dan İstanbul'a taşınırken nasıl bir maceraya atıldığımı ben nerden bileyim... Yeni bir şehre, eve, insanlara ve elbette trafiğe alışmam gerekecekti.... Ankara'nın kolaylığını ister istemez yeni hayatımla karşılaştırmaktaydım; off yeni hayatım çok zordu...

İlk öğrendiğim yararlı bilgilerden biri :) evimden nasıl taxime gideceğimdi... İşyerinde bir arkadaş sağolsun çizerek öyle krokili felan nefis anlattı... Anacım cmt sabah trafik az olur diyip, elimizde o krokiylen, co-pilot Nihanımla düşmüştük yollara... o krokiyi hatırlayınca bugün bile yüzümde bir tebessüm, egomda ise buruk bir tad oluşuyor..

ben istanbulla böyle boğuşup, onun huyunu suyunu, eşref saatini öğrenmeye çalışırken, ankara giderek silindi. derken ankara'yı artık özlememeye başladım! ankarayı özlememek ise beni garip bir şekilde hüzünlendiriyordu; yani 11 senem geçmişti, hiç olmazsa bu yüzden boynumun borcu değil miydi onu özlemek? sanki hatırasına yeterince sahip çıkamıyordum...

ankarayı özlememe sorunsalım bir yana, değişimi yönetmek de ayrı bir sorunsaldı... meğer değişim, insanın bildiğini şaşırması, en başa dönmesi ve hayata yeniden öğrenci olması demekmiş.. aslında şimdi düşünüyorumda, birşeyi çok mu iyi bildiğinizi sanıyorsunuz, hemen o konuda bir değişime gidin. hani şu deyişte olduğu gibi "if you know what you are doing, you are not learning anything" - yani "ne yaptığını bildiğini düşünüyorsan, öğrenmeyi bırakmışsındır..." Tabi benim gibi yeni bir şeyler öğrenme manyağı değilseniz, boşverin unutun gitsin... değişim yıkıcı gelebilir, çünkü değişim eski hakimiyet alanınızdan geriye pek birşey bırakmıyor.

mesela değişim iş yerinde yaşanmışsa teknik konular görüşülürken hiçbirşey anlamıyor, devamlı soru sormak zorunda kalıyorsunuz.. alt yapıyı, ürünü, rakibi en baştan araştırıyorsunuz... hem işyerinde kim kimdir gibi ulvi soruların da cevaplarını bulmanız gerek...

değişim, eskiden bulunduğunuz yere özel bazı bilgileri de sizden alıyor ve işlevsiz kılıyor.. örneğin ankarada hep gittiğiniz diş doktorunuzun, arjantin caddesinde en iyi brownie yapan cafe'nin veya perşembe geceleri manhattanda çıkan grubun artık bir hükmü kalmıyor istanbulda...

bazı bilgiler siline dursun, deneyimler allahtan hep sizinle kalıyor ve hep kullanışlılar... deneyimler, yaşlanmanın da zaten en keyifli yanı... deneyimlerinizi, değerlerinizi, özetle sizi siz yapan herşeyi gittiğiniz yeni yerlere taşıyabiliyorsunuz... onlar görünmez bir bavulda sizinle seyehat ediyor.

komfor alanına çok alışmak insanı tembelleştirir mi, egosunu mu şişirir, yoksa iyi kontrol edildiğinde oldukça bilgin ve de olgun mu yapar, yeterince yaşlanınca değişime gerek duyulmaz mı gibi gibi soruların cevapları çok kişisel... ama değişimin bizi bazı egzersizlere zorladığı aşikar; öğrencilik, soru sorma, arkadaş edinme gibi...

Aslında bu sıkıcı blogumda özetle konuyu şuraya bağlamak niyetindeydim:
değişim yolculuğunuzda edindiğiniz tek bir dost bile tüm bu zahmete değebiliyor...

s1 bu yazıyı yazarken en son dave matthews band'den captain'ı dinlemekteydi...
http://fizy.com/s/150am3

Pazartesi, Mayıs 11, 2009

ah çeşme, vah çeşme...

İskenderun'da okuduğum ilkokulun bahçesinde kocaman, mermerden bir çeşme vardı. Tenefüslerde susayınca bu çeşmeye gider, avcumuzu musluğa dayayıp bir güzel su içerdik... Günlük rutindi yani öyle enteresan birşey değil. Eliniz çok tozlu veya pisse (çocukken bazen eliniz pis olabilirdi) imdada akordiyon bardaklar yetişirdi...

Sonra ben dahada küçükken (okul öncesi Sivas'tayken) eve gayet uzak bir çeşme vardı. Çocukken yasaklar çevrelerdi hayatı; mesela güneş batmadan evde olunur, balkonda yenilen kirazların çekirdekleri karşı komşunun balkonuna atılmazdı... çok kızdırsalarda diğer çocuklar dövülmemeliydi... sonra işte bir de o çeşme vardı. O çeşmeye gitmek yasaktı! Ben tabi hergün oradayım... :)

Bu çeşme ayrıca çocukluğumun diğer çeşmelerinden biraz daha farklıydı... Bir kere musluğu yoktu, su hep akardı... Ayrıca yanından sarkan zincirli demirden bir tası vardı... isteyen onu bardak gibi kullanarak su içebilirdi. Demirbaş tas pek hijyenik bir uygulama olmasada :) bu çeşmeye gelip o tastan su içmenin keyfine doyamazdım......

Çocukluğumu şöyle bir düşündüğümde; çeşme günlük hayatın bir parçasıydı... Şimdiyse çocukluğumun diğer unsurları gibi kayboldular işte...

Bugün beşiktaş vapur iskelesinin oralarda yürürken, bir anda bir çeşmeye rastladım... Çok şaşırdım... hatta "aaaaa, çeşmeee!!" deyivermişim :) Sonrada mutlu bir tebessümle ona doğru yaklaştım... Şaşkınlıktan su içmeyide akıl edemedim, yalandan ellerimi yıkamakla yetindim (kabaran saçlarımı ıslattım bide ahaha bilirsiniz...)

Aslında şimdi anlıyorum; o an çeşmeyi içimdeki çocuk tanımıştı, benimse anlamak için eve gelip bu yazıyı yazmam gerekecekti........

Not:
Evet, inanmicaksiniz ama küçükken saçlarım aşağıdaki gibi düzdü...
Kendisi giderek kabardı...
ve bugunku formuna(!) kavuştu...









Pazar, Mayıs 03, 2009

görücü usulü ev-lenmek

Taşınma işlerini tamamladım; yakın çevrem bilir, bu aralar evimi anadoludan avrupa yakasına taşımakla meşguldum...

Bu işi istanbul'a 1 adım daha yaklaşmak, onu yaşamak gibi görünce semt listeside kendiliğinden oluştu. Sonra araştırdıkça farkettik ki bu semtlerde evler denize/boğaza yaklaştıkça kötüleşiyor ve fiyatlarıda linear değil exponential (bi newi löp löp) artıyordu. Uzuuuuun yıllar Ankara'da yaşamış biri olarak denizi görme görgüsüzlüğüme bir de herhangi bir evde olması beklenen kriterleri ekleyince, benim deniz gören otoparklı bir yalıda yaşamam gerektiğine karar verdik :)) Şimdilik onların kiraları çok pahalı olduğundan, araştırmamızı başka açılardan genişletmek en iyisiydi...

Neyse sevgili okur, sonunda ev bulundu, taşındık ve başladık koli açmaya... Meğer evim çöp evmişte benim haberim yokmuş; kolilerce kağıt çıktı... Ayrıca giymediğim nice kıyafetlerimi de ihtiyacı olanlara yönlendirmeyi başardım. Sanırım 5 senede bir taşınmak gerek (eğer ruhunuz benimki gibi biriktirmeciyse).

Küçükken eminim herkes en az bir koleksiyon yapmıştır; benim ilk anda hatırladığım koleksiyonlarım: peçete, silgi, pul, taş. Sonuncusu biraz garip harbi... Şöyleki sokakta gezerken, hoşunuza giden(?!) taşları alıp eve getirerek hızlıca bu koleksiyona başlamak mümkün... Hatırlıyorumda bu taş koleksiyonundan sonra evde kıyamet kopmuştu.. kihkih.... benim oda taşlarla dolup taştı... odamda bir duvarın önü silme taş doldu :) .... ve annem bir gün (taşınma değil standart) bir delilik anında bu taşları bir güzel attı! Evet, evet attı! Ben önce kıyamet kopartsamda, vay anam öldüm bittim tadında kafamı sağa sola yatır yapıp ağladıysamda, odamı kaplayan o taşlardan kurtulduğum için sonradan rahatladığımı hatırlıyorum... işte şimdide öyle bir rahatlama var bende. Ev bir güzel elden geçti... :)

Hatta bugun itibariyle açılmayan koli adetim: sıfır! Bana kalsa ben o son kitap kolimi en az 1 ay felan açmazdım... ama işte annemin sayesinde o da açıldı.. ve tüm işler tamamlandı. Hal böyle olunca babamdan sonra dünde annemi ankaraya yolcu ettim ve o canavarla başbaşa kaldım!

Annemi geçirip, eve dönüşümü uzatmak istercesine tansaş'a uğradım. Elden geldiğince oyalanarak alışverişi tamamladım ama yinede çaresiz evin yolunu tuttum... Anahtarımla kapıyı açıp, eve ilk girdiğimde şunu hissettim; sanki görücü usulü evlendirilmişimde, herkes ve tüm kalabalık gitmiş, bende o tanımadığım adamla başbaşa kalmışım gibi... öyle çaresiz, yabancı, gergin...

:)) şimdilik evle ilgili plan şu: nasılsa zamanla alışırım, alıştıkçada daha çok severim diyorum... allahtan kendiside çok sevilesi! zaten şu balkonda 1 ay çekirdek (hatta karpuz çekirdeği) çitliyim :P hiçbirşeyim kalmaz kehkeh.... (bi de rakı balık yapılsın, arkadaşlarla bi king çevirelim, prison break tüm sezonları izleyelim, burda buluşup istiklale akılsın, bizimkiler gelsin ailecenek bir pazar kahvaltısı yapalım, patatesli yumurta yiyelim, balkonda penguen/uykusuz okuyayım ve kikirdeyip kardeşimle paylaşayım, sonra bugun bjk fb yi yensin :P ay yok bu liste uzar gider... yani benim herhalükarda hiçbirşeyim kalmayacak orası kesinleşti...)

Eheh, boğazda otoparklı (kritere bak! full akbil gibi kahkah) bir yalı artık sonraki 5 yılın planı...
ismide hazır: s1 sultan yalısı... ;)
haydin cheers,
Related Posts with Thumbnails

en çok okunan top10 şaheser