Youn Sun Nah, Koreli bir şarkıcı ve çok güzel cover’lar yapmış, dinlene…
hey little bird,fly away home,your house's on fire...
My Favourite Things…
Youn Sun Nah, Koreli bir şarkıcı ve çok güzel cover’lar yapmış, dinlene…
hey little bird,fly away home,your house's on fire...
My Favourite Things…
Bugün Bernard and Doris’i izledim. Tütün milyarderi Doris ve onun tüm mirasını bıraktığı hizmetçisi Bernard’ın gerçek hikayesi… Günün kalan kısmında da aşağıdaki şarkıyı keşfetmenin keyfini sürdüm ;)
I love the way you're breaking my heart
It's terribly, terribly, terribly, terribly thrilling
I love the way you're breaking my heart
Although you're gonna ruin it
It's heaven while you're doin' it
I love the way I feel when we kiss
You're terribly, terribly, terribly irresistible
Sigh to me, and lie to me, you really know how
It's gonna hurt tomorrow, but it feels so good now
So darling, just keep playing your part
Take your time and really finish the things that you start
'Cause I love the way you're breaking my heart!
dinlemek için tıklayın…
Kahvenin önünden
Şöyle salınıp geçerken
Hayat dururdu sanki
Zamana değmeden
Bulaşır neşesi
Konuşup söylerken
Dağılırdı gam keder
İnsanın kalbinden
Mahallenin sevgilisi
Kadeh gibi çınlar sesi
Yaz kış açık penceresi
Ah, Sebahat Abla
Patiskadan perdeleri
Rüzgar taşır etekleri
Saksıları, çiçekleri
Ah, kokuyor hala
* * *
Camlarına vururken
Batan güneşin rengi
Radyoda ince saz
Söyler kalptekini
Ne ruhun esrarı
Ne aşkın kudreti
Herkes öder gün gelir
Payına düşeni
Mahallenin hafiyesi
Siyah meşinden ceketi
Yara gibi gülümserdi
Ah Eşref Abi
Rakıyı susuz içerdi
Sebahat ablayı sevdi
Ortalığı duman etti
Ah Eşref Abi
* * *
İkisi de sahipsizdi
Kimse bilmez neden bitti
Kavuşmadan kaderleri
Bu şarkı bitti
Şarkıların ne acayip bir gücü var. İnsanı, dinler dinlemez içine çekiyor ve o anın taşıdığı ağırlığın altında ezebiliyor.
Birkaç yıl boyunca hemen hemen her sabah, Duman’ın Seni Kendime Sakladım albumuyle işe gittim… Hiç bıkmadan bu albumu dinledim. Ve hiç bıkmadan işe gittim. Her sabah… Yanıbaşımdan şarkısının yeriyse ayrıydı. Bu şarkıya, sabahın anlamsız sessizliğini yara yara eşlik ederdim.
Sabahları işe giden bir ben vardı işte… varınca çaresiz arabadan inen, işe yürüyen, görenlere günaydın diyen ve gülümseyen, samimiyetsiz, sağır, dilsiz, korkak bir ben…
Her sabah bir ben,
içimde bir ben daha…
Sukkar banat / aşkın yarattığı hayalkırıklığı, kalp ağrısı / mreyte ya mreyte
Exit through the gift shop / hayatını sokak sanatçısı olmaya, düşünmeye, üretmeye adamış özel ruhlar / tonight the streets are ours
No one knows about persian cats / yeraltından yükselen ve engellenemeyen rock / persian
A single man / onsuz hayatın anlamını yitirmesi, derinden gelen ölme isteği / george’s waltz
Mine Vaganti / kalpten kurulan derin bağlar; insanı insan yapan ve yaşamı güzel kılan… / 50 mila
U2’dan The Edge, Led Zeppelin'den Jimmy Page ve The White Stripes'dan Jack White’ın bunca yakınına girmek, onların ağzından kendi hikayelerini dinlemek, yaratıcı süreçlerini, sancılarını, mabedlerini, gitar çalışlarını, müzik arşivlerini, uçak cockpiti gibi amfilerini, etkilendikleri akımları, müzikleri dinlemek muhteşem bir deneyimdi. Plak arşivlerinin de ayrıca hastası oldum…
Yukarıdaki videoyu izleyemeyenler; bir de şuradan yakın…
Sokak ortasında bir kadın bar bar bağırıyor
Kendini arıyor, kendini soruyor, bağırıyor
Sesi kulaklarımda bir kurşun gibi patlıyor
Yalan da olsa haklılar diyoruz ama
Bu da yetmiyor
Gece yarısı vardiyada işçiler tedirgin üşümekte
İş’ten değil güç’ten değil içten üşümekte
Zaman geçmekte, zaman gecikmekte, zaman üşümekte
Yalan da olsa birleşiyorlar ama
Bu da yetmiyor
Gece yarısı bir müzisyen evine yine geç dönüyor
Taksi parası bile yok cebinde ama evine dönüyor
İki damla yaş geliyor gözlerinden cigarası sönüyor
Yalan da olsa zenginiz ya
Bu bize yetmiyor
Yalnızım yalnızlığım beni dinlemekte
Yalan da olsa ne var ki bu şarkıyı söylemekte
Yalan da olsa içimden bir bulut akıp gidiyor
Yalan da olsa mutluyum ya
Bu bana yetiyor
Söz-Müzik: Ahmet Kaya
Ahmet Kaya dinleyin biraz iyi gelir…
Ah bir de Burak Korucu’nun seslendirdiği versiyonunu bulabilsem benden mesudu olmayacak…
10 yıl kadar önce Urfa’ya seminere gittik. Ordaki insanlar bizi bir ağırladı, bir ağırladı, yemin ediyorum dedik ki “biz insan mıyız acaba? böyle koşulsuz iyi nasıl olunur?” Akıl sır erdiremedik… Neyse arabada çalan müzik de muazzamdı; Koma Amed ile işte ilk böyle tanıştım.
Arabada müziği dinlerken, camdan dışarı bakıp çarpıldığımı hatırlıyorum…
Araba şehrin içinde ilerliyordu; ben de hayatın içinde ilerliyordum… Üniversiteden yeni mezun olmuş, iş hayatına yeni girmiştim. Aslen Van’lıydım ama toplasan 2 kez gidebilmiştim (o da çocukken…). Ankara’da yaşıyordum ve şimdi yolum Urfa’ya düşmüştü. Güney doğuya yaklaşmak hoştu. Bu arada camın diğer tarafındaki manzara ve müzik, garip bir uyum yakalamıştı; sanki televizyondan bu şarkının video klibini izliyordum… O an konfor içinde oturmuş, deri koltuklar ve klima serinliği eşliğinde doğuya baktığımı duyumsadım. Aynı Ankara’dan yaptığım gibi… Doğuya bakmamak, bakacaksan da konfor içinde bakmak kolaydı. Peki ya içine karışmak?
Çarşıya inince doğruca gidip kendime bir poşu aldım. Boynuma sarınıp şehirde yürürken garip bir mutluluğa kestim… Ankara’dansa daha çok buralıymışım gibi çocuksu bir aidiyet hissettim…
Şemo, Tesi, Hay Nık Na
Not: Koma Amed ile Urfa’da tanışıp albümünü Ankara’da bol bol dinledikten sonra nasıl olduysa o kaset kayboldu. Ama kaset kapağı (yukarıdaki) aklımdan hiç çıkmadı. Kapak tasarımı ve renkler benimle kaldıysa da yazılar silindi. Yıllarca bu kaset kapağında ne yazdığını okumaya / hatırlamaya uğraştım… Birkaç hafta önce, o poşuyu annem Ankara’dan istanbul’a benim eve getirdi. Ben de “hey gidi hey” diyerek salondaki koltuğa serdim… Tabiki yine kapak düştü aklıma; ne yazıyordu? ah bir hatırlasam internetten bulurdum… Sanırım poşunun büyüsü tuttu; bugün, bir anda, durduk yere “Koma Amed!” dedim ve ayağa fırladığım gibi bilgisayara koştum!!! :)) Çok mesudum… Bütün gün albümü dinledim…………….
Dün gece Babylon’a gelip Bajar’a yaklaşanların sayısı oldukça fazlaydı! Hatta öyle kalabalıktık ki konserin başında bunu algılamamız biraz vakit aldı. Sanki hem biz, hem şehir şaşkındı…
Tabiki bu şaşkınlık fazla sürmedi! Konserin kırılma anı bence Vedat'ın "haydi bakalım bu parçada halay çekiyoruz" dediği andı. Herkes delirdi; meğer bunu bekliyormuşuz! Harika manzaralar vardı; halay çekenler, zılgıt çekenler, kendinden geçenler…
Bu arada konser Berfin ile başladı. Şarkıya, barkovizyondan izlediğimiz hayalini çizmiş minik yavruların resimleri eşlik etti. Diğer şarkılarda da yine temaya uygun etkileyici görüntüler vardı; örneğin bir Dersim’i görmek bizi duygulandırmaya yetti…
Konser boyunca şarkılara Kürtçe eşlik edebilmeyi çok istedim! :( Hatta kendimi bildim bileli içimde beslediğim “ana dilimi öğrenme” motivasyonumun nasıl körüklendiğini anlatamam! E artık Bajar’ın gücünü varın siz düşleyin…
Ayrıca Ahmet Kaya'yı anmamız da çok anlamlıydı. Burak Korucu, "şehre böyle yaklaşıp insan manzaralarına bakınca Ahmet Kaya'yı anmamak olmaz! ……… Gerçi şimdi ondan özür diliyorlar. Ama yemezler!" diyince kıyamet gibi bir alkış koptu. Ahmet Kaya'dan Yalanda Olsa’yı söylediler… Biz de yalanda olsa yüreğimiz elimizde, yumruk yemiş gibi dinledik şarkıyı ama bu bize yetmedi…
Konser boyunca bir duygulandık, bir coştuk… Örneğin Tam Tam’ı canlı canlı dinlemek de dehşet derecede zevkliydi; şarkı ritmiyle resmen kalbimizi ve Babylon sahnesini titretti!!
Kısacası duyduğumuz hüzün, çoşku, sevgi, isyan, keyif hepsi birbirine karıştı…Öyle bir kendimizden geçtik ki konser ayine dönüştü! Dün gece Bajar’dan gözlerimiz kamaştı… Babylon’da yüreğimize resmen büyü yapıldı…
Bajar benim için “ilk dinleyişte aşk” oldu…
Internette dinleyip resmen aşık olunca, koşarak albümü satın almaya gittim. Albümü açıpta iç kapaktaki yazıyı okuyunca, beynimden vurulmuşa döndüm diyebilirim.
Google maps görüntülerindeki bir evi büyüteç ile işaretlemiş ve şöyle yazmışlardı;
“Sizler bu şarkıları dinlerken bu evde bir çocuk Mehmed Uzun okuyor. Şarkılarımız o çocuğa…”
O çocuk bendim. Gözlerim doldu. Ve ben kendimi bazen o kadar yalnız hissediyordum ki bu yazı yalnız olmadığımı söylemişti…
Albümü dinledikçe, şarkı sözlerini okudukça boğazım düğümlenmeye devam etti… İnsanın yüreğini delip geçen o kadar çok şarkı var ki… Ne harika bir iş yapmışlar anlatamam. En çokta Davetsiz Misafir i dinlerken artık daha fazla tutamadım, koyverdi gözlerim kendini…
Davetsiz Misafir
Çağırmışsın ey şehir
Duyuyorum, duyuyor
Sen kadim, bense acemi
Büyüyorum, büyüyor
Kamaştı gözlerim ışıklarından
Arandım sakin yollarında, geziyorum
…
…
Doğudan veyahutta Ankara’dan bile gelenler çoğu zaman böyle hissetmiyor muydu bu şehirde? Buraların yabancısı gibi / Buraya çalışmaya, varolmaya gelmiş birer davetsiz misafir gibi…
Yine ilk dinleyişte Emele ve Berfin de beni çok etkiledi. Örneğin Emele, çoğumuzun görmek istemediği hayatlara dair ne çok şeyi anlatıyordu… Müziği ise zaten muhteşem!
Emele
Evler yapıyorum sizlere, evler
Belki yoktur haberiniz
Yatıyor, kalkıyor, ev yapıyorum
Sigortasız, garantisiz
Akşamı ediyorum
Yoktur sizin haberiniz
Yatıyor, kalkıyor, ev yapıyorum
Bir aşağı, bir yukarı
Yüzlerce kat arasında mekik dokuyorum
Kimse sormaz halimi
Neden benim de yok bir evim
Bitap düşerim
Uykulu gözler azaptır bana
Gün kavuştuğunda geceye
Evde çocuklarım gelir kucağıma
Uyumak isterler koynumda, mümkün mü?
Herkesten önce dalarım uykuya
Unutmak ne mümkün o günü
Kirli bir kardı yağdı üzerimize
Diken oldu gülümüz
Unutmak ne mümkün
Harap ettiler köyümüzü
Küle döndü evimiz
Kiracııyız. Eski, harebe bir evde. Devrildi, ha devrilecek
On beş kişiyiz aynı evde
Anam babam, amca çocukları, maaile
Korkuyla dalıyoruz uykuya
Lakin bıraktık mı kendimizi uykunun kollarına
Saray yavrusu oluyor evimiz mübarek…
Berfin’in bestesi Vedat Yıldırım’a ait, sözleri ise Vedat Yıldırım, Ferhat Güneş ve Murat Tambay ortak çalışması.
Bu parça, “Kardelenler” projesine de inceden dokundurmayı ihmal etmiyor bana göre. Şöyle ki; Berfin’in, Kardelen’e dönüşme riskini görüyor ve ana dilde eğitim hakkı gibi çok güncel bir temaya değiniyor aslında. Berfin’i dinlerken ayrıca ben İki Dil Bir Bavul’u hatırlıyor ve inceden gülümsememe mani olamıyorum… :)
Anlayacağınız Kardeş Türküler’in solistlerinden Vedat Yıldırım, bu projede hem sesiyle, hem de söz ve müziği kendisine ait şarkılarıyla (Emele, Davetsiz Misafir, Na na, İşporteci) bizleri sarsmaya devam ediyor… Biz de sarsılıyoruz!
Albümde bir de Orhan Gencebay şarkısı var; Elhamdülillah. Vedat Yıldırım ve Burak Korucu birlikte yorumlamışlar. Derde doyanların isyanı şu oluyor; “Rabbin bize pay ettiğini / almak kolay versene biraz”… Temaya uyumu bir yana dursun, bu şarkı da harika bir seçim olmuş! Orhan Gencebay seven rockçıların dikkatine özenle sunulur…
Bajar, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu bünyesinde oluşturulmuş bir proje aslında.
Bajar = Şehir
Nezbe = Yaklaş
Yani aslında Bajar(Şehir) projesi, Nezbe(Yaklaş) diyerek Kürtler’in metropollerde yaşama savaşına ve kültürel dönüşümlerine ışık tutuyor. Albümde, Türkçe, Kürtçe ve her iki dilin de kullanıldığı parçalar var. Bu da çok kültürlü duruşun ve kardeşce bir arada yaşamanın doğal bir sonucu esasen…
Projenin notlarını, merak edenler detaylı okur; ancak ben dayanamayıp ilk paragrafını buradan paylaşmak istiyorum;
“Türkiye’de 90’lı yıllarda yaşanan iç savaş ortamı, birçok Kürdün zorunlu göçe maruz kalmasına ve metropollerde ciddi bir Kürt nüfusunun birikmesine yol açmıştı. Bu alelacele ve zamansız yolculuk geleneksel yaşam biçimleriyle yaşamlarını sürdüren birçok insanı metropol hayatıyla ansızın baş başa bırakmış; insanların yaşamlarında dönemsel bir belirsizliğe sebep olmuştu. Geçen on beş yıllık süreç, birçok Kürdün yaşam tarzını, çalışma hayatını değiştirdi. Gözlerini metropol hayatında açan yeni bir genç nesil, popüler kültürel değerler ile aile-akraba ortamlarında aldıkları değerleri bir arada yaşıyorlar. Yaşlı kuşaktan insanlar ise köye dönüş beklentilerini, resmi ve sivil toplum örgütlerindeki hantallıklar nedeniyle ertelemiş durumdalar...”
Bunca yazıdan sonra belkide projenin en iyi özetini, beni de ilk etapta bu albümle tanıştıran Özgür ruh yapmıştı;
“Fırat suyu Marmara’ya karışsın, kendi dilinde şarkı söylemeli ozan. Sıkıntılı günlerde Bajar derde deva, akla şifa. Kürtçe - Türkçe folk rock.”
Peki ne hissettin diye sorarsanız;
Yaşam tarzına dönüştürdüğümüz Rock müziğinin Kürtçe - Türkçe dile geldiğini duymak muhteşem bir deneyim oldu! Bu albüm belki de iki kültür, iki dünya, iki dil arasında sıkışmış, kaybolmuş binlerce gencin ruhuna şifalar getirdi… Ne hoş etti, hoş geldi!
Bu seneki Placebo konseri bu muhteşem şarkıyla başlamıştı. Şimdi dinlerken düşünüyorumda soluğumuzu kesen bir başlangıçmış; özelliklede o ses düzeninde…
Ses öyle güçlüydü ki sanki sahneden taşıp Kuruçeşme’nin toprak zeminine dökülüyordu… Oradan usul usul ilerleyip bizi teslim alıyor, bununla da yetinmeyip gökyüzüne hükmediyordu!
Yukardan bakıldığında belkide o gece boğaza rock karışıyor, İstanbul’un tüm tepeleri delirmiş gibi kafa sallıyor ve isyan doruğa ulaşıyordu…
Bjork’un vahşi vokalı ve PJ’in karizmatik duruşu ve ses tonu ile nefes kesen bir performans bence... pj videoları araştırırken gözüme çarptı; yeniden dinleyeyim hatta paylaşayım istedim:
Video ile ilgili gereksiz bilgiler sinsilesi:
sene 1994
orga Brit Awards müzik töreni
şarkı Rolling Stones’dan “Satisfaction”
nakşeden (o ne lan) Bjork ve PJ Harvey………….
Bu yazıya konsantre olabilmek için Deep Purple bulutlarının biraz dağılması gerekmekteydi; zira derin bir sarhoşluk içerisindeydim...
MFÖ, her zamanki gibi müzikleri, samimiyeti ve sempatikliğiyle tüm seyirciyi sarıp sarmaladı. Biz de o dehşet sıcağa rağmen, dehşet danslar edip eridik ve toprağa, ordanda boğaza karıştık...
Mazhar, konserin başında seyirciyi şarkı söylemek konusunda çok yüreklendirdi; "en detone şarkı söyleyenler aslında en içten söyleyenlerdir, haydi en detonesinden bize eşlik edin!" gibi birşeyler söyledi, çok tatlıydı... :)
Peki ya Özkan Uğur! Allahım bu adama tüm konser boyunca hasta oldum! Çünkü sahnede nasıl gözüktüğünü önemsemek yerine, içinden hangi figür geliyorsa onu yapmakla ve coşmakla meşguldü. Anın içinde öyle davetkar eğleniyordu ki siz de elinizde olmadan ve nasıl gözükeceğinizi bilemeden çılgınca dans etmeye başlıyordunuz…
Lafı çok uzatmadan kutsal MFÖ'nün 90'larda çıkartmış olduğu "Geldiler" albumunden bir şarkıyla sizlere mecburen veda eder, müzik ve dans dolu günler dilerim... esen kalın! kıh-kıh;)

Placebo'nun yeni albümü "Battle For The Sun" 8 Haziran 2009'da yani yarın(!) piyasada olacak. Resmi web sitesinden okuduğum kadarıyla albüm 3 farklı formatta çıkacak; Vinyl LP, CD&DVD ve CD. Fiyatları sırasıyla £16.99, £9.99 ve £8.99...