Sabahın erken saatleri... İşe koşuşturan insanlar günün ilk sahipleri. Telaş ve mahmurluk bir arada. Sanki sokakta değil de evlerimizin koridorlarında koşuşturuyoruz. Samimi bir pespayelik var. Saçlarını henüz taramamamış kadınlar. Kravatını henüz bağlamamış adamlar. Duştan yeni çıkmış, saçlarını alelacele kafasının üstüne tutturmuş kadınlar. Ve asıl alelacele sırtımıza tutturduğumuz sorumluluklar… Ne için koşturduğumuza emin olamadan geçen sabahlar, yıllar. Uyanmamış gözler, uyanmamış umutlar, hayaller…
Çarşamba, Ağustos 18, 2010
Perşembe, Haziran 10, 2010
sevemedim ben bugünü…
Şarkıların ne acayip bir gücü var. İnsanı, dinler dinlemez içine çekiyor ve o anın taşıdığı ağırlığın altında ezebiliyor.
Birkaç yıl boyunca hemen hemen her sabah, Duman’ın Seni Kendime Sakladım albumuyle işe gittim… Hiç bıkmadan bu albumu dinledim. Ve hiç bıkmadan işe gittim. Her sabah… Yanıbaşımdan şarkısının yeriyse ayrıydı. Bu şarkıya, sabahın anlamsız sessizliğini yara yara eşlik ederdim.
Sabahları işe giden bir ben vardı işte… varınca çaresiz arabadan inen, işe yürüyen, görenlere günaydın diyen ve gülümseyen, samimiyetsiz, sağır, dilsiz, korkak bir ben…
Her sabah bir ben,
içimde bir ben daha…
Perşembe, Haziran 03, 2010
zamana değmeden
Aslında ben bambaşka bir yerde uyanmalıyım yarın. Evet! Uyanınca hemen mayomu giymeli ve kahvaltıya inmeliyim. Bayaaaaa yüzesim var. Su, berrak ve tatlı bir soğuklukta… hissedebiliyorum. Ama tatile gidesim yok. Yo, yo, cidden yok. Benim tatilin içinde bir anda beliresim var!
Aslında…
Aslında bazen işte benim bir daha çalışasım gelmiyor. Resim yapasım geliyor. Öyle iş güç değil bambaşka bir özgürlük arzuluyorum. Bu duygu çok güçlü gelince tırsıyorum. Tırsmazda ve işten güçten yorgun yığılmazda resim yaparsam ama o an işte hayat duruyor, sanki zamana değmeden yaşıyorum…
Pazartesi, Mayıs 10, 2010
senden önce ölmek
Geçen gün ilkbaharı, ağaçları, ağaçlardan yayılan mis kokuları öyle derinden hissettim ki ölecekmişim gibi geldi. Ölecekmişim de vedalaşıyormuşum gibi. Enteresan bir duyguydu…
Yaşamı derinden hissetmek, ölüme de yaklaştırdı belki kimbilir. Ölümü düşündüğümden değil. Hayır, henüz düşünmüyorum bunu… Yalnızca o an, bir gün öleceğimi derinden idrak ettim. Sonsuza kadar devam edecekmiş gibi dursa da yaşam bir gün bitecekti… Şimdilik bir ipe inci gibi dizmekteydim her anımı… ama ipin boyunu kim bilebilirdi?
Gözlerimi kapattım ve dünyanın tüm güzelliklerini içime çektim… Anladım ki ölmek değildi bana koyan! olsa olsa sevimsiz cenaze adetlerimiz ve arkamda bırakmak zorunda kalacağım sevdiklerim…
BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM
Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.Nazım Hikmet
18 Şubat 1945
Pazar, Nisan 04, 2010
rutinle cebelleşirken inceden duyulan özlem
Yorgundu; uzun bir gün olmuştu. Anahtarıyla kapıyı açtı ve sonunda evdeyim diye geçirdi içinden. Paltosunu çıkarırken sebepsiz, ani bir ürperme duydu. Sanki evde yalnız değildi; birazdan tatlı bir gümbürtü kopacak, kardeşi “sürpriz!” diye salonun diğer ucundan fırlayacaktı.
Işığı açmak için salona girerken bu yüzden temkinliydi. Eğer kardeşi böyle bir sürprizin peşindeyse, o da “hah-haa biliyordum!” diyecekti.Tuttu nefesini, açtı ışıkları! Ama salon bomboştu. Arka odalara kulak kabarttı. Birşey olduğu yoktu. Bu fikre nasıl kapıldığına hayret etti. Yalnız olduğu için rahatladı ama aynı anda korkunç bir de huzursuzluk duydu. Ne zamandır kardeşiyle adam akıllı sohbet etmiyordu… Görmezden gelse de o an yüreğinden bir bulut koptu…
Gece, her zamanki gibi üzerinden akmaya başladı… Bu sefer yalnız değildi, bulutu hissedebiliyordu. Gece ilerliyor, bulut usul usul yağıyordu. Saat gece yarısını vurduğunda huzursuz bir uykuya yakalandı. Rüyasında bulutla tepedeki çimenliğe çıkmış kardeşini arıyordu…
Not: Birkaç hafta önce tiyatro kursundan eve dönüşte düştüğüm bir not… ben zaten ne zaman kardeşimi özlesem ankara’daki evimizde olduğu gibi odasında bulutsuzluk özlemi dinlediğini düşlerim…
Cumartesi, Mart 20, 2010
kırık hayal
işkencenin kuralları da aynı, hamleleri de. önce özel sandığım ne varsa gözümün önünde bir bir sıradanlaşıyor. sonrada manzara mideme oturuyor. o anda iğreniyorum kendimden ve aptalca hayallerimden. kırık bir hayal gibi etrafa saçılıyorum. yapıştırmaya çalışsam da eskisi gibi olmuyor, olamıyorum…
Perşembe, Mart 18, 2010
Kaan Sezyum’un Yazısı
Geçtiğimiz cumartesi Radikal’de yayınlanan Kaan Sezyum’un yazısını bugün okuyabildim… Onun kaybettiği sıcaklık, beni kendi muhasebemi yapmaya zorladı…
Birinin sıcaklığından yoksun geçen, yalnız ve soğuk hayatımı düşündüm… Arada bir mikrodalgayla ısıtmaya çalışınca daha da rezil olan o basit yalnızlığımı… Barışmak kolay olmuyor ama insan yalnızlığını da sevebiliyor zamanla. Hatta çok seviyor… Belki de sadece başa gelen çekiliyor. Çünkü hayat ne olursa olsun devam ediyor ve “yaşamak” denilen eylem bir şekilde işte galip geliyor.
Pazar, Mart 07, 2010
BLU Berlin’de
Berlin’e gidince görmek istediğim bir yer de burası işte…
Evet, kendisi bir duvar ve BLU’nun işlerinden yalnızca biri.
Ve her zamanki gibi çarpıcı bir imge…
Düzenin kölesi haline gelen kafasız bir insan… Öldüğünün dahi farkına varamayan bu köle, halen kravatını düzeltmekle meşgul… Sahip olduğu iki saat aynı zamanda alışveriş çılgınlığını da simgeliyor. Ve pahalı, altın sarısı bu renk ne yazık ki artık hayatının tek rengi… Özetle; düzenin ve kendi yarattığı anlamsız zaman dilimlerinin kölesi olmuş bu ruh, Berlin’in bohem bir duvarında kanımca böyle can çekişmekte ve dile gelmekte….
Not :
Duvarın yapım detayları da aşağıda; umarım youtube açabiliyorsunuzdur…
Bu arada BLU’yu birkaç yıldır takip ediyorum ve bildiğiniz hastasıyım. En son Şubat 2010’da halen Buenos Aires’te bir duvarla uğraşıyorlardı… 2004-2007 arasındaki işlerini belgeleyen bir kitap da çıkartmışlar; bence super olmuş. 24 EUR satış fiyatı. Türkiye’de bir yerlerde(!) satılsa bari… Neyse aşağıdaki resme bir tıklayın ve web sitelerini ziyaret edin. Polonya, İtalya, İspanya ve daha birçok yerdeki şu duvarları bir inceleyin! Ben ilk gördüğümde delirmiştim….
Çarşamba, Şubat 24, 2010
düzenBaz
Askerde hani düzeni korumak için insanlara saçma sapan işler verilir ya… Acaba diyorum milyonlarca insanın mesken ettiği şehirlerde de ya düzeni korumanın tek yolu buysa!? Her gün aynı saatte kalkılmasa, işe gidilmese, “mühim” işler yapılmasa, belki de şehirde herkes azıtacak, feci bir kaos çıkacak…
Düşünüyorumda…
yani öyleyse eğer,
bu düzenin komutanları kimdir hocam?
ve biz ömrümüzün en güzel yıllarını
bozuk para gibi dirlik düzene harcarken,
sahi emekliliğe şafak kaç?
Cumartesi, Şubat 13, 2010
Bajar’ın akustik konseri
Onlar “Nezbe” dedi, biz yaklaştık… Şehre de yaklaştık belki ama en çok kendimize yaklaştık. Bu yüzden bu sefer oldukça özel bir not düşeceğim.
Dün gece Bajar’ı dinlemek;
Benim için Kotis’e gidip günah çıkartmaktı…
Asimile olmuş benliğimle hesaplaşmak, gönlümü kanatmak ve belkide artık affetmekti…
Güneşin doğuşunu izlemek gibi kutsaldı; öyle ki hep yazmak istediğim yol filmime, resme, edebiyata ve şiire daha da yaklaştığımı duyumsadım…
Dün gece gönlümün perdesini aralayıp müziği içime çekince, inanın hayatta olduğumu hissettim. Canlı, kanlı, hayattaydım! Üzerime serili ölü toprağını yırtıp sanki fidana dönüşmüştüm. Müzik içime su serpti. Şimdi herşeye yeniden başlamak, sevdalanmak, tiyatro yapmak, araştırmak, dünyadaki tüm kitapları okumak, düşünmek ve yaratmak istiyorum. Ölmek bile koymuyor! O zaman da Mehmed Uzun’la tanışacağımı hayal ediyorum. Bitmeyen bir sevda gibi hep varolacağımı düşlüyorum…
1.Parça / Al Ellerimi Yarını Yoğur*
Vaveran dağlarında bir ses
Havar eder düşümde
Gözlerim şivan eyler
*Babamın bir şiirinden alıntı; Ömer Civano Çakmakçı - Kanımda İki Su / Yorum Yayınları 1987
Cuma, Şubat 05, 2010
mola!
Kalabalık da olsa ev veya çatlasan da yalnızlıktan,
kalbinde pır pır eden bir kuş, belki katran karası bir hüzün de olsa,
dinleyeceksin kardeşim kendini! ihmal etmeyeceksin.
Dışlayacaksın gerekirse tüm dünyayı, rüzgarı, güneşi ve çekileceksin içine…
Düşünmeden geçen her günün akla zarar olduğunu ilk sen bileceksin!
Üretmediğinde dönüştüğün o insanı hatırlayacak ve gerektiğinde “mola!” diyeceksin…
Hatta günlük rutinle dalga geçer gibi; “her gün” sen alacaksın o molayı! kimse vermeyecek.
Belki her gün 15 dakika, belki kesintisiz 1 yıl…
ama gerektiğinde mola demeyi bileceksin,
basit bir mola…
Çarşamba, Ocak 20, 2010
sığ sohbet
Adam karşımda dikiliyor. Isıtmak için en yakıcı gülümsemesini takınmış; ben yinede üşüyorum… Konuşacak birşey yok. Nasıl olur ama konuşmak istediğim onca mesele varken? Bazı şeyleri paylaşamayacağımızı görmek beni daha da ürpertiyor. Yüreğimde duyduğum en önemli konular, onun sağır sohbetinde yitip gidiyor… Aniden yalnızlığa kesiyorum. Yetinmek için çok yaşlanmışım…
Cumartesi, Aralık 19, 2009
düşerken
Sevgi sarmalının içinde uçuşan bir tüy gibiyim. Sanki alttan sevgi üflemişler ve ben çok yükselmişim gibi titrek bir mutluluk var üzerimde. Birazdan düşüşe geçeceğim, hoş düşmek bile umrumda değil. Pamuk şekerinden yapılmış bulutların tadı damağımda.
Dibi tutmuş hüzne düşmeden hemen önce, ben toz pembe yalanıp, gülümsüyorum…
Not: Geçtiğimiz haftasonu, ailemi ziyaretten dönüşte yazmıştım. İlerde yaşlanıp unutmadan, bu kağıt kaybolmadan buraya da not etmek istedim.
Çarşamba, Aralık 02, 2009
bölünme denklemi
Sanki ikiye bölünmüş kafam ve enerjim.
Gerçektende gece ve gündüz gibi ikiye bölünmüş haldeyim…
“Günün ilk yarısında para kazanıp, kalan kısmında nefsimi eğlendirmek…” işte benim denklemim..!
Gündüzleri uyutuyorum içimdeki çocuğu, renkli kalemlerimi, zihnime akan şiirleri, isteklerimi… Tek ayak üstünde bekletiyorum kafam çok atarsa!
Zaten dinlediğim yok hiçbirini; ben gündüzleri işe dalıyorum, saati unutuyorum…
Sonra günün diğer yarısı başlıyor; eve geliyorum…
Çocuk uyanıyor ve gözlerini ovuşturup bana gülümsüyor. O gülümseyince bazen hüzünleniyorum…
Yine de her seferinde gülüşüyle aydınlanıyor etraf. Ve bir tek ben görüyorum gökyüzünün siyaha vedasını ve berrak mavi başlayan cıvıltısını…
Para ile olan ilişkimi sorguluyorum…Ne için yaşıyoruz? Enerjim yetmiyor, yorgun düşüyorum.
Derken günün en narin anı gerçekleşiyor; tan ağarıyor. Artık ne gece, ne gündüz… O narin geçiş anında biraz olsun uyumak istiyorum. Herşeyi böylece bırakıp uyumak…
Redd - Tamam Böyle Kalsın
Nereden bakarsan bak hiçbir şey değişmez
Kötü bir roman gibi hikaye bir türlü gelişmez
Nasıl biliyorsan bil şartlamış bizi hayat
Bazen taze hissedersin bazen bayat
Sorgularken kendini uykudan hemen önce
Gücünü almıştır dünya parayı keşfedince
Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın…
Neye inanırsan inan hepsi bilmece
Çözmeyi unuturlar sıra sana gelince
Biri yapmış bir resim ona benzeyeceksin
Çizgilerden taşarsan pek sevilmezsin
Kahveyi bile saat yönünde karıştırırken
Kravatını düzeltirsin emrini yudumlarken
Ve yaşarsın, yaşadığını sanırsın
Tamam böyle kalsın…
Perşembe, Kasım 05, 2009
hayal-perest
Ortaokuldayken odama çekilip saatlerce müzik dinlerdim. Boş geçen bir zaman değildi bu benim için. Aksine herşeyimdi. Müziğime kavuştuğumda dünyanın da hakimiydim. Yatağıma uzanır, saatlerce hayal kurardım. Tavana bakardım, duvarlardaki posterlere bakardım. Bazen de gözlerimi kapatırdım; böylece hem müziği, hem hayallerimi daha iyi duyardım.
Dedim ya hayallerim vardı benim ve açıklanamaz bir enerjim. Coşkuluydum. Henüz yolun başındaydım. Yaşam, bütün cazibesiyle önümde serilmiş yatıyordu ve ben gidip ona sahip olacaktım. O bana değil! Yaşamak denilen işle gerçekten ilgiliydim. Tutkulu ve cesaretliydim. Daha 18 olacaktım. Daha neler, neler olacaktım. Gözlerimi kapatmam yeterdi…
32 yaşımda ise yaşam, artık bana sunulan bir gizem değilde, maskesi düşmüş bir şarlatan, fazla hızlı çözdüğüm bir matematik sorusu gibi... Geçebileceğim bir sonraki soru yok sanki. Hayatta fazla ileri gitmişim gibi. Öyle ki gözlerimi kapatmama rağmen hayal kuramayacak kadar ileri gitmişim…
dream on dinleyin biraz iyi gelir…
Perşembe, Eylül 17, 2009
uyanma
Dün verdiğim kararın bir hükmü kalmamıştı, planladığım gibi 10 dk erken yine kalkamadım. Dün ve ondan önceki gün yaptığım gibi sonuna kadar sömürdüm uyku şekerini, emdim. Saçıma, ne giyeceğime özen gösterememe pahasına emdim... Çalan saati gözüm kapalı erteleyip yastığıma gömüldüm, ölü gibi yeniden uyumaya başladım, biraz daha, tek istediğim bu… tekrar çalan saate inat ben yatağımı sevdim, ayağımı çarşafta gezdirdim, kollarımı açıp gerildim, 10 metre oldu boyum ve sonra tekrar ana rahminde gibi ufacık oldum ve uykuya battım... Çaresiz, ani bir kalkış ile doğruluverdim. Uçar adım banyo, sonrada kıyafetimi giydiğim gibi terkettim mabedimi. Sokakta hızlı adımlarla yürüyorum şimdi… Birazdan -her sabah yaptığım gibi- o vitrinde uzaktan kendime bakacağım…
Cuma, Eylül 04, 2009
çalı
Araba asfaltta ilerliyor. Bense tek bir söz bile söylemeden kapımı açıyor, kendimi aşağı bırakıyorum. Hızla ve top gibi yuvarlanarak yoldan uzaklaşıyorum. Uzaklaşırken dönüşüyorum, çalı oluyorum. Griden dallarım var, tatsız ve tutsuzum. Kendime batıyor dallarım, canımı acıtıyor. Kana bulanıyorum ve hayatımda ilk defa renge rastlıyorum. Anlıyorum ki hayattayım…
Ne zaman arabayla bir yere gidilse, ben arabada sessizce oturuyor, oraya gitmediğimi hayal ediyorum… Konuşacak ağzım yok. Arabayı durduracak halim yok. Tek yapabildiğim hayal etmek…
Çarşamba, Temmuz 08, 2009
yatalak sohbet
misal su içmek; bir gün öküz gibi su içip "1 haftalık suyumu içtim abi artık susayan düşünsün ahaha" deyiverebilsek...
bunu şey gibi düşünün; hani marketten bazı şeyleri topluca alırız ya onun gibi.. 6'lı bira diyelimki; her gün gidip 1 bira almak yerine 6'lı alıp, hepsini içmek gibi... ::)
bazı şeyleri her gün belirli bir birim tüketmekle uğraşmasak, hayatımız nasıl olurdu acaba? Toplu yükleme ekranı gibi...
neyse bu absürd konudan daha domestik bir konuya geçeyong; anacım yarın kadın var... evi resmen derledim topladım. birde silip süpürsem tam olacak..?!
aslında odamda etrafa dağılmış kıyafetlerimi ve salondaki dergilerimi, resim defterimi, kalemlerimi felan topladım. hem çizimlerimi görünce kadın korkabilir veya aklımdan şüphe edebilir...

neyse aklıma şey geldi; bir gün anneannemle mutfaktaydık. Bulaşık makinesine bulaşıkları yerleştiriyordu. anneannem bulaşıkları öyle bir temizleyip koyuyorduki cidden aklınız şaşar...
şimdi evi silip süpürsem buna benzeyecek, bayaa ironik olacak... ekikik :)
bir keresinde de annem, bulaşık makinesine yine böyle acayip temizleyip kirli bulaşıkları yerleştirmiş. benimse hiç haberim yok bu olaydan. sonra dediki bana sofra kur... ben tabi "of pof afra tafra" eşliğinde başladım sofra kurmaya... Bulaşık makinasındaki sözüm ona pis -ki bence tertemizzzzdi- bulaşıklarla bir güzel sofra kurdum :)) ahahah...
Bu akşam MJ cenaze töreninde Brooke Shields'in yaptığı konuşmayı dinledim. Didem haklıymış çok duygulandım. Ve sonra MJ'nın Oprah ile Neverland denen evinde yapmış olduğu röportajı izledim. Brooke haklı, bu adamın gülüşü çok içten, samimi, çocuk gibi... Küçükken duyduğum her boka inanmış olmama bayaa üzüldüm :( shitt!
Hep bu saatlerde bir haller oluyor bana, gün bitti diye üzülüyorum resmen.
Hani çocukken yakari izlerdik ve "..nınıttı yakari." şeklinde zart diye biterdi.... bizde böyle mal gibi bakakalırdık televizyona... capon çizgifilmlerindeki gibi gözümüz parlardı üzüntüden... işte aynen öyle tadı damağımda kalmış gibi hissediyorum, yatasım gelmiyor... hatta belkide bu yazıyı sırf bu yüzden yazıyorumdur.. ;)
aaa bakın yakarinin melodisini buldum: http://fizy.com/s/12i1i5
bu gece hava çok sıcak.
Monolog ve yatalak sohbette bir yere kadar...
Artık uyumam gerek...
şimdi ışıkları kapat, su al bilmemnee... çok üşeniyorum... allahtan uyumak için dahada birşey yapmıyoruz, öylece yatıp uykuya dalmayı bekliyoruz... yoksa ona bile üşenme modundayım..
yokyok şimdi tekrar düşündümde bu toplu ekran fikri super! yat kış uykusuna ayı gibi, sonrada yazın uyuma anacım ne uyuyacan yaa...
yoksa ben bir önceki hayatımda ayı mıydım? kihkih
en çok okunan top10 şaheser
-
Bajar benim için “ ilk dinleyişte aşk ” oldu… Internette dinleyip resmen aşık olunca, koşarak albümü satın almaya gittim. Albümü açıpt...
-
Bu filmi ilk olarak geçen sene Radikal'den öğrendim. "Filmden aşk, aşktan film" yazıyordu haberde. Gerçektende öyle... Gitmek ...
-
panda dondurmaları, 80’lerde perakende pazarına yeni yeni yayılırken, babam eve bir panda buzdolabı getirdi! bildiğiniz içi full; yarı çiko...
-
Dünyanın tüm vaktine sahip olmak ve düşünmek insanı cidden delirtebilir. Bu yüzden bence ortak akıl zihnin uyuşmasını ister… Zihni uyuşturan...
-
Bu sabah uyandığımda hiç kullanmadığım bazı kelimeler için üzüldüm; fıkırdamak, kıkırdamak, menevişlemek… gibi. Bu duygu, esas Yaşar Kemal o...
-
Uzun bir aradan sonra Bulutsuzluk Özlemi, studyo albümü ile nihayet onurlandırdı bizleri! Albümün adı; ZAMSKA. Albüme ismini veren bu şarkı,...
-
mary and max den depreştim yine… stop animation delilikse, evet, ben de istiyorum! :( hey millet, stop animation yapalım mıı? var mısınız...
-
Küçükken defalarca okumuşumdur… Yıllar da geçse, hiçbir yere benzemeyen bu fantastik dünyalar beni cezbetmeye devam etti. Ondan olsa gerek S...
-
bu haftasonu genellikle resim yaptım. uzuuuun zamandır resim yapasım vardı, o yüzden kendimi bir parça paraladım sanırım… cumartesi, akşa...
-
Geçtiğimiz cumartesi Radikal’de yayınlanan Kaan Sezyum’un yazısını bugün okuyabildim… Onun kaybettiği sıcaklık, beni kendi muhasebemi yapma...


